Avrupa Birliği'nin (AB) "demokrasi ihracatçısı" vizyonundan saparak, göç ve güvenlik kaygılarıyla komşu ülkelerdeki otoriterleşmeye nasıl göz yumduğu yeni bir bilimsel araştırmayla ortaya kondu. Prof. Dr. Florian Bieber ve Dr. Cengiz Günay imzasını taşıyan araştırmaya göre; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus'ta uyguladığı günübirlik "istikrar" politikaları, bu ülkelerdeki demokratik gerilemeyi dolaylı olarak destekliyor ve meşrulaştırıyor.
Bir dönem "demokrasi ve insan hakları" değerleriyle anılan Avrupa Birliği'nin dış politikası, son yıllarda artan göç dalgaları, terör tehditleri ve bölgesel çatışmaların (Suriye, Ukrayna, Gazze) gölgesinde büyük bir eksen kayması yaşıyor.
Graz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Florian Bieber ve Avusturya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Direktörü Dr. Cengiz Günay tarafından kaleme alınan ve Taylor & Francis (tandfonline) platformunda yayımlanan bilimsel makale, AB'nin bu eksen kaymasını "İstikrarokrasi Tuzağı" (Stabilitocracy Trap) kavramıyla açıklıyor.
Araştırma; AB'nin Türkiye, Sırbistan ve Tunus gibi kilit ülkelerle kurduğu ilişkilerde demokrasiden ziyade "istikrarı" önceleyerek, bu ülkelerdeki otoriterleşme (otokratikleşme) süreçlerine nasıl alan açtığını çarpıcı örneklerle inceliyor.
"İSTİKRAROKRASİ" NEDİR?
Makaleye göre "İstikrarokrasi", AB'nin demokratik değerleri bir kenara bırakıp, sadece siyasi istikrar ve güvenlik (özellikle göçün durdurulması) karşılığında rekabetçi otoriter rejimleri desteklemesi veya onlara göz yumması anlamına geliyor. Bu ilişkide AB, otoriter eğilimli liderlerle parlamentoları ve sivil toplumu devre dışı bırakarak doğrudan "yürütme (liderler) düzeyinde" anlaşmalar yapıyor. Bu durum, söz konusu liderlere uluslararası bir meşruiyet sağlarken, ülkelerindeki demokratik kurumların içinin boşaltılmasını hızlandırıyor.
Araştırma, bu tuzağın nasıl işlediğini üç farklı model üzerinden (Türkiye, Sırbistan ve Tunus) analiz ediyor:
TÜRKİYE: GÖÇ ANLAŞMASI VE DEMOKRASİNİN GÖZDEN ÇIKARILMASI
Makalede Türkiye, AB'nin üyelik sürecini askıya aldığı ancak göçmen politikaları nedeniyle "vazgeçemediği" bir örnek olarak inceleniyor. 2000'lerin başındaki reform sürecinin ardından 2007'den itibaren başlayan kademeli otoriterleşme sürecinde AB'nin büyük ölçüde sessiz kaldığı vurgulanıyor.
Özellikle 2015'teki mülteci krizinin bir kırılma noktası olduğu belirtilen araştırmada, 2016 yılında imzalanan Göç Mutabakatı'na dikkat çekiliyor. Bu anlaşmanın ne Türkiye ne de Avrupa Parlamentosu'nun onayından geçtiği, tamamen liderler arası bir pazarlıkla yürürlüğe girdiği hatırlatılıyor. Makalede, AB'nin göçmenlerin Avrupa'ya geçişini engellemek uğruna Türkiye'deki medya baskılarına, tartışmalı yargı süreçlerine ve son olarak 2025'te İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ile ana muhalefet partisine yönelik baskılara karşı sadece "derin endişe" bildirmekle yetindiği ve günübirlik çıkarları uğruna Türkiye'nin otokratikleşmesine zımnen destek verdiği ifade ediliyor.
SIRBİSTAN: LİTYUM VE KOSOVA UĞRUNA GÖZ YUMULAN İHLALLER
AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten Sırbistan ise "İstikrarokrasi"nin Balkanlar'daki en net örneği. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić yönetiminde medyanın kontrol altına alındığı, seçimlerde ciddi usulsüzlüklerin yaşandığı Sırbistan'da otoriterleşme adım adım ilerlerken, AB süreci adeta dondurulmuş durumda.
Ancak AB Komisyonu, Kosova ile olan diyalog sürecinin bozulmaması ve bölgesel istikrarın korunması adına Vučić yönetimine yönelik eleştirilerin dozunu düşük tutuyor. Makalede verilen en çarpıcı örnek ise 2024 yılında imzalanan Lityum Madeni anlaşması. Sırbistan'da devasa çevre protestolarına neden olan Rio Tinto lityum projesine AB'nin (ve Almanya'nın) verdiği açık destek, Birliğin demokratik süreçler ve halkın taleplerinden ziyade kendi ekonomik ve stratejik (hammaddelere erişim) çıkarlarını öncelediğinin kanıtı olarak sunuluyor.
TUNUS: ARAP BAHARI'NIN BAŞARI HİKAYESİNDEN TEK ADAMLIĞA
2011 Arap Baharı sonrasında AB'nin bölgedeki tek "demokrasi başarı hikayesi" olarak lanse ettiği Tunus da İstikrarokrasi tuzağına düşen ülkelerden. Makaleye göre, AB'nin Tunus'a sağladığı milyarlarca euroluk fonlar demokratik kurumları güçlendirmekten ziyade, göçü ve terörü engellemek amacıyla güvenlik bürokrasisini fonlamaya dönüştü.
Cumhurbaşkanı Kays Said'in 2021'de parlamentoyu feshederek yönetime el koyduğu "yürütme darbesi" sonrasında bile AB'nin tepkisi çok cılız kaldı. Hatta 2023 yazında AB ile Tunus arasında göçün engellenmesine yönelik imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), AB'nin demokrasiyi tamamen rafa kaldırıp Tunus'taki otokratik rejimi resmen meşrulaştırdığı bir belge olarak tarihe geçti.
SONUÇ: AB KENDİ BİNDİĞİ DALI KESİYOR
Bieber ve Günay'ın araştırması, AB politika yapıcılarına çok net bir uyarıda bulunuyor: Kısa vadeli çözümler (göçmenleri sınır dışında tutmak, bölgesel çatışmaları dondurmak, kritik madenlere erişmek) için sivil toplumu ve parlamentoları devre dışı bırakarak otokrat liderlerle kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar sürdürülebilir değil.
Bu "İstikrarokrasi" yaklaşımı, hem AB'nin küresel çapta savunduğu normatif değerlerin inandırıcılığını yok ediyor hem de Birliği otokrat liderlerin şantajlarına ve iyi niyetine bağımlı hale getirerek Avrupa'nın stratejik hareket alanını daraltıyor.




















