Tek Gazetesi - Haber Sitesi - Son Dakika Haberleri

Sayfa Adresi : https://www.tekgazetesi.com/haber-detay/13543_sara-sdg-ile-yurutulen-gorusmelerin-perde-arkasini

DÜNYA

Tümü

Şara SDG ile yürütülen görüşmelerin perde arkasını anlattı: Kandil çözümün önündeki en büyük engel

(2 Saat, 57 Dakika önce) 99 İzlenme 0 Yorum
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Erbil merkezli Şems TV’ye verdiği ancak kanalda yayımlanmayan röportajından bölümlerin Suriye televizyonlarında yayınlanmasıyla birlikte SDG, Kürt hakları ve Türkiye bağlantılı çatışmalar konusunda dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Şara, SDG’nin iç yapısını ve Kandil bağlantısını çözümün önündeki temel engel olarak tanımladı.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın, Erbil merkezli Arapça yayın yapan Şems TV’ye verdiği ancak kanalda yayımlanmayan röportajından bölümler Suriye televizyonlarında izleyiciyle buluştu. Yayınlanan kesitlerde Şara’nın, Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Kürt bileşeninin hakları ve Suriye devletinin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri yer aldı.

“MAZLUM ABDİ’YE SÖYLEDİM: TEK DAMLA KAN DÖKÜLMESİNE GEREK YOK”

Şara, SDG lideri Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmenin ayrıntılarını da paylaştı. Şara, görüşmede şu ifadeleri kullandığını aktardı:

“Mazlum Abdi’ye dedim ki: Mazlum kardeşim. Eğer Kürt bileşeninin hakları için savaşıyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. Bu haklar herhangi bir cumhurbaşkanından gelen bir lütuf veya bağış değildir; aksine devletin yerine getirmesi gereken bir görevdir. Ben Suriye’deki tüm Kürt haklarına inanıyorum ve bu haklar anayasal güvence altında olmalıdır.”

 

“SDG ÇOK BAŞLI, KANDİL BAĞLANTISI GÜN GİBİ ORTADA”

SDG’ye yönelik eleştirilerini sürdüren Şara, örgütün yapısal sorunlarına dikkat çekerek şunları söyledi:

“SDG’nin temel sorunu çok başlı olmasıdır. Masada anlaştığınız ancak kendi içinde karar mekanizması olmayan, verdiği sözü uygulayamayan bir yapıyla müzakere ediyorsunuz. Kandil ile olan organik bağları, onlar ne derse desin gün gibi ortadadır. Suriye, dışarıdan gelen ve Türkiye ile 50 yıllık bir geçmişi olan bu çatışmanın bedelini kendi topraklarında ödeyemez.”

 

Şara, Kürtleri sınır ötesi çatışmalarla ilişkilendirmenin onları korumak anlamına gelmediğini belirterek, bunun aksine yeni riskler yarattığını ifade etti.

“KÜRTLER İÇİN ASIL SERMAYE SURİYE DEVLETİDİR”

Şara, Kürt vatandaşların güvenliği ve geleceği konusundaki yaklaşımını da şu sözlerle dile getirdi:

“Kürt bileşeni için asıl sermaye Suriye devletidir. Eğer biz devlet olarak kapıları kapatsaydık veya ‘Kürtleri yönetimde istemiyoruz’ deseydik, o zaman başka seçenekler arama hakları olurdu. Ancak biz Halep’i ve tüm şehirlerimizi yeniden inşa ederken, birilerinin mahalle aralarında hendekler kazması kabul edilemez.”

 

“ENTEGRASYON GÜVENLİĞİN TEMELİDİR”

Açıklamalarında entegrasyon vurgusu yapan Şara, Kürt vatandaşların güvenliğinin silahlı yapılarla değil, devlet kurumlarıyla bütünleşmeyle sağlanabileceğini savundu:

“Kürt vatandaşlarımızın gerçek güvenliği, yeni Suriye’ye ve devletin yasal kurumlarına entegre olmaktan geçer.”

AHMED ŞARA'NIN AÇIKLAMALARININ TAMAMI ŞU ŞEKİLDE:

“Hepimizin bildiği gibi Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil etmektedir ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridoru niteliğindedir. Ekonomi ise doğası gereği bir miktar istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. O dönemde SDG ile bazı mutabakatlar sağladık. İlk görüşme muhtemelen yaklaşık bir buçuk ay sonra, Şam’a varışımızla birlikte ya da ondan kısa bir süre önce gerçekleşti. Hatırlıyorum, Mazlum Abdi ile bir araya geldim ve ilk görüşmede kendisine açıkça şunu söyledim: “Sayın Mazlum, eğer Kürt bileşeninin hakları için mücadele ediyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları korunmuştur ve anayasa ile de güvence altına alınacaktır.”

"KÜRT BİLEŞENİNİN HAKLARI PAZARLIK KONUSU DEĞİLDİR"

Vatandaşlık hakları, yönetime katılım hakkı ve Kürt bileşeninden subayların Suriye ordusunda yer alması gibi hususlar temel haklardır. Kürt bileşeni devrim sürecine bizimle birlikte katılmış, devrimin asli bir parçası olmuştur. Ancak bu bileşen zorunlu olarak SDG’ye bağlı değildir. Ben şahsen, SDG’nin tüm Kürt bileşenini temsil ettiği yönündeki görüşe inanmıyorum. Ayrıca Kürt bileşeninin kendi içinde iç görüş ayrılıkları bulunmaktadır ve hepsi SDG’nin ideolojisi ve yapısı etrafında birleşmiş değildir. Bu nedenle kendisine şunu söyledim: Yeter ki hep birlikte vatanı düşünelim ve hakları hukuki mekanizmalar üzerinden ele alalım. Böylece hukuk egemen olur ve herkesin haklarını güvence altına alır. Buna örnek olarak şunu dile getirdim: Son on dört yıl içerisinde ihlale uğramış herhangi bir Kürt hakkı, örneğin zorunlu göç vakaları, müzakere dahi edilmeksizin iade edilmelidir. Çünkü Kürt toplumunun hakları pazarlık konusu değildir. Aynı şekilde vatandaşlık hakları, parlamentoya katılım, egemen ve üst düzey devlet makamlarında görev alma gibi haklar da kota ya da paylaştırma esasına değil, liyakat ilkesine dayanmalıdır. Bu çerçevede görüşmeler olumlu geçti ve tartışmalar ilerleyerek nihayetinde 10 Mart Anlaşması’na ulaşıldı.

“SURİYE TOPLUMUNUN TAMAMI MAĞDURDUR"

“Geçmiş yıllarda tekrar tekrar vurguladığımız gibi, Suriye halkına büyük zulümler yapılmıştır; bu zulümler yalnızca Suriye halkına değil, Lübnan halkına da yansımış, ayrıca Kürt bileşeni dâhil olmak üzere Suriye halkının tüm bileşenlerini kapsamıştır. Yani zulüm, Suriye toplumunun bütün kesimlerini kuşatan genel bir zulüm olmuştur. Bu şartlar altında mübarek Suriye Devrimi gerçekleşmiş ve bu devrimde, diğer tüm Suriye halkı bileşenleriyle birlikte Kürt kardeşlerimizin de değerli bir katılımı olmuştur. Ardından olaylar gelişmiş, devrim süreci boyunca pek çok gelişme ve ayrıntı yaşanmış, nihayetinde özgürleşme gerçekleşmiştir. Bu özgürleşme, Kürt halkına ve Suriye toplumunun diğer tüm bileşenlerine yönelik yapılan haksızlıklara karşı ilk gerçek ve somut tepki niteliğinde olmuştur. Çünkü bu, Kürt bileşenine ve diğer toplumsal bileşenlere karşı son derece kötü uygulamalar gerçekleştirmiş büyük ve suç niteliği taşıyan bir rejim yapısının çökertilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle Kürt bileşenine yönelik seçici ve sistematik uygulamalar söz konusuydu; bunlar arasında, Kürtlerin bir kısmının Suriye vatandaşlığından mahrum bırakılması, vatandaşlık haklarının engellenmesi ve benzeri uygulamalar yer almaktaydı. Bu nedenle devrik rejim sisteminin yıkılması, fiilî ve gerçek Kürt haklarının iadesi açısından ilk ve temel adım olmuştur. Ancak Kürt bileşeni, yalnızca rejim döneminde değil, Suriye Devrimi sürecinde de, diğer halk kesimleri gibi çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Bu zulümler, gerek DEAŞ tarafından ki biz onlarla kanlı bir savaşa girdik, gerekse disiplin ve hukuki bağlılığı yeterli olmayan bazı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ben şahsen de, mübarek Suriye Devrimi süresince, Kürt bileşenini korumak adına elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Her ne kadar Kürtlerin yaşadığı bazı bölgeler, bizim kontrolümüzde olan kuzeybatı Suriye’de olmasa da, o dönemde yapabileceğim her şeyi yaptım. Hatta bu tutumum, o süreçte gücümün yetmeyeceği ölçüde karşı koyamayacağım bazı güçlerle çarpışmama/ karşı karşıya gelmeme yol açtı. Buna rağmen, elimden geleni yaptım ve bu durum, o bölgelerdeki Kürt halkının da tanıklığıyla sabittir. Genel olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki: Suriye toplumunun tamamı mağdurdur. Hepimiz, önceki rejimin işlediği suçların ve zulmün kurbanıyız.”

“HALEP’TE YALNIZCA GEÇİCİ VE ACİL MÜDAHALELERLE YETİNDİK”

"Büyük şehirlere yönelik özgürleştirmenin ilk anlarında, girdiğimiz şehirlerden biri olan Halep’te, herkesin de gördüğü gibi SDG Halep’in büyük mahallelerinden biri olan Şeyh Maksud semtinde bulunuyordu. Halep’e girişimiz sırasında bu yapı yayılma ve genişleme yoluna gitti ve kente giren güçlere saldırılarda bulundu. Bu durum, askerî güçlerin ilerleyişini ve koordinasyonunu kısmen sekteye uğrattı. Ancak biz hızlı ve acil önlemler aldık ve kısa sürede dikkatimizi Halep’ten sonraki aşamaya yönelttik. Bu aşamalar sırasıyla Humus, ardından Hama ve nihayetinde Şam’a ulaşma süreciydi. Bu nedenle, Halep’te yalnızca geçici ve acil müdahalelerle yetindik. Bu müdahalelerin sonucunda, Şeyh Maksud’da bulunan SDG güçleri Eşrefiye, Beni Zeyd ve sanayi bölgelerine doğru yayıldı. Bu bölgeler, yüksek rakımlı olup Halep’i kuzey, batı ve kuzeybatı kesimlerine bağlayan ana geçiş yollarına ve stratejik arterlere hâkim konumdadır. Aynı zamanda bu alanlarda yoğun bir fabrika ve sanayi tesisi bulunmaktadır. Bilindiği üzere Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil eden ekonominin ana damarıdır ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridorudur. Ekonomi ise doğası gereği istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. Bu nedenle o dönemde SDG ile bazı mutabakatlara vardık. Muhtemelen ilk görüşme, Şam’a ulaşmamızdan yaklaşık bir buçuk ay sonra ya da bundan daha da geç bir tarihte gerçekleşti.”

"PARLAMENTO SEÇİMLERİNE KATILIMLARININ ÖNÜNÜ AÇTIK"

“Kürt bileşeni, Suriye toplumsal yapısıyla zaten entegre olmuş durumdadır. Bugün Şam’ın merkezinde Kürt nüfusun yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır, üniversitelerde eğitim görmektedir. Günümüzde Suriye hükümeti içinde de Kürt bileşeninden isimler yer almaktadır. Örneğin, Eğitim Bakanlığı gibi en önemli bakanlıklardan birinde Kürt bileşeninden bir bakan görev yapıyor. Biz, Kürt bileşeninin parlamento seçimlerine katılmasını teklif ettik. Ancak Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde, yaklaşan yeni Suriye Parlamentosu (Halk Meclisi) seçimlerine katılım için seçimlerin yapılması engellendi. Bu nedenle ben şuna inanıyorum: Kürt bileşeninin korunması, mevcut fırsatın ve Suriye’deki yeni dönemin doğru değerlendirilmesi, Suriye devletiyle tam entegrasyon sağlanması ve sürece etkin biçimde katılım göstermesi büyük önem taşımaktadır. Bu katılım; ister ordu, ister güvenlik kurumları, ister egemen devlet makamları, isterse parlamento düzeyinde olsun, hepsi için geçerlidir. Ayrıca, Suriye için ortak ve birleşik bir hukuk sistemi oluşturma sürecine katkı sunmaları da hayati önemdedir. Aksi takdirde gecikmeleri, onları tarihin dışında bırakacaktır. Kürt bileşeninin, silahlı ve dar parti yapıları içine hapsedilmesi; dış bağlantıları bulunan, Kandil Dağları’ndan talimat alan, 40–50 yıldır toplumsal hayattan kopmuş ve Türkiye’de kronik bir sorun yaşayan yapılarla ilişkilendirilmesi, Suriye’deki Kürtleri bu çıkmazın içine sürüklemektedir. Bu durum, Kürt bileşenini kalkınma, yeniden imar ve eğitim gibi bugün Suriye’de yaşanan süreçlerden mahrum bırakmakta; aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen uluslararası iradeye de ters düşmektedir. Hatta onları fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri dahi, bu korumayı belli ölçülerde sürdürmekle birlikte, açık ve net bir şekilde ABD Başkanı Sn. Trump aracılığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen bir politika izlemekte ve Suriye’ye yeniden birleşme fırsatı tanınmasını savunmaktadır. Tüm bu değişimlere rağmen karşı bir tutum sergilemek, bölgesel ve uluslararası dönüşümlerle açıkça çelişmektedir.”

"SDG'NİN YAKLAŞIMI NE KÜRTLERİ KORUR NE DE SURİYE'NİN GELECEĞİNİ"

“SDG örgütünün temel sorunlarından biri, yapısı içinde çok başlılık bulunmasıdır. Siz bir tarafla müzakere ediyorsunuz, ancak o taraf imzaladığı ya da vardığı anlaşmayı uygulayacak yetki ve iradeye sahip olmuyor. Kandil ile olan bağları da, ne kadar inkâr edilirse edilsin, açık ve aleni bir gerçektir. Gerçek karar alma mekanizması, SDG içindeki askerî ve güvenlikçi yapıların elindedir ve tüm düşünce sistemi askerî ve güvenlik meseleleri etrafında şekillenmektedir. Burada temel soru şudur: Suriye’de Kürt bileşeninin korunması, sınır aşan, dışarıdan gelen silahlı bir örgüt yapılanması aracılığıyla mı sağlanır? Bu yapının, Türkiye ile 40–50 yıldır süregelen kronik bir sorunu bulunmaktadır ve Suriye’nin, bu sorunun kendi toprakları üzerinde çözülmesinin bedelini üstlenmesi mümkün değildir. Peki, Kürt bileşenini korumak; onu sınır ötesi bir sorunla, yani PKK ile ve bu örgütün komşu ülkelere yönelik saldırılarıyla ilişkilendirmek midir? Bunun aracı olarak reşit olmayanların silah altına alınması, zorunlu askerlik, kadınların ve erkeklerin bu yapıya zorla dâhil edilmesi midir? Ayrıca, bu politikalarla Suriye devletiyle ilişkilerin daha da gerilmesi, gerçekten Kürt bileşeninin yararına mıdır? Kürt bileşeninin gerçek korunması, yeni Suriye gerçekliğiyle entegrasyon yoluyla mümkündür. Suriye devleti, Kürtler için büyük bir siyasal ve toplumsal sermaye niteliğindedir. Eğer Suriye devleti Kürtlere kapılarını kapatsaydı, “Suriye’de Kürt istemiyoruz, yönetimde yer almalarını istemiyoruz” deseydi, o zaman Kürtlerin başka seçenekler aramasının meşru bir zemini olurdu. Ancak bugün durum böyle değildir. O hâlde çözüm; silahlı bir örgütün, çoğunluğu Kürtlerden oluşan yerleşim bölgelerinin ortasında, Halep gibi canlandırılmasını ve insani bir şehir hâline getirilmesini hedeflediğimiz bir kentte tüneller ve hendekler kazması mıdır? Bu yaklaşım, ne Kürt bileşenini korur ne de Suriye’nin geleceğine hizmet eder.”

“HALEP’İN MERKEZİNDEN ROKET DÜŞMESİ KABUL EDİLEBİLİR BİR DURUM DEĞİLDİR”

“Nisan 2025’te yapılan bu anlaşmada, özellikle Şeyh Maksud Mahallesi ile ilgili özel bir mutabakata varıldı. Çünkü burada zaman zaman bazı çatışmalar ve sürtüşmeler yaşanıyordu. Söz konusu örgüt, Suriye ekonomisinin kalbi sayılan bir şehir olan Halep’in merkezinde, sivil bir yerleşim alanı içinde silahlı bir güce sahipti. Bizim temel yaklaşımımız ve en başından beri izlediğimiz politika açıktır: ekonomik kalkınma ve güvenlik istikrarı. Ekonomik kalkınma, zorunlu olarak güvenli ve istikrarlı bir ortam gerektirir. Dünyanın çeşitli yerlerinde büyük şirketlerle görüşmeler yaparken, yatırım ve ticaret için bölgeyi pazarlarken, her iki-üç ayda bir bu mahalleden şehir merkezine havan ya da roket mermilerinin düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir ortamda, bölgeyi ekonomik olarak tanıtmak için verdiğimiz tüm çabalar sıfır noktasına geri dönmektedir. Anlaşmaya göre, SDG’nin Halep’te —özellikle Şeyh Maksud’da— bulunan silahlı unsurlarının çekilmesi gerekiyordu. SDG, “Bu mahallelerde silahlı gücümüz var” diyerek, bu güçlerin tamamen geri çekilmesini kabul etti. Buna karşılık, mahallelerin özel yapısı göz önünde bulundurularak, yalnızca Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı bazı güvenlik personelinin kalması ve bunların da mahalle sakinlerinden seçilerek, İçişleri Bakanlığı ile koordineli şekilde mahalle yönetimi ve güvenliğini sağlaması kararlaştırıldı. Çekilme süreci gerçekleşti ve bize, “Her şey tamamlandı, tüm unsurlar çekildi” denildi. Ancak buna rağmen, hala bölgede askerî bir varlığın sürdüğü ortaya çıktı. Yaklaşık iki ay sonra, aynı şekilde çatışmalar ve sürtüşmeler yeniden başladı, ardından top atışları da tekrar görüldü. Bu bombardımanlar, yalnızca bir tarafı değil, çevredeki sivil yerleşim alanlarını da hedef aldı. Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerinde Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar birlikte yaşamaktadır; yani bu bölgeler toplumsal açıdan karma ve çeşitlidir. Buna rağmen, saldırılar pazar yerlerini, sivil mahalleleri ve günlük yaşam alanlarını etkilemiştir. Tüm bunlar, bölgede sağlamaya çalıştığımız güvenlik istikrarını ciddi biçimde zedelemektedir.”

“ÖZGÜRLEŞME, SURİYE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR”

“Önceki dönemde, mezhepsel ve etnik çatışmalar ile kimlikler üzerinden ayrıştırma açık ve doğrudan bir şekilde kullanılıyordu. Bu durum hem gözle görülür hem de herkes tarafından hissedilir bir gerçekti. Bazı taraflar, diğerleri aleyhine güçlendirilmiş, bu yaklaşım kamu görevlerinin dağıtımında ve servetin paylaşımında dahi kendini göstermiştir. Adalet ve zulümle ilgili tüm ölçütler, Suriye halkının bileşenlerine karşı haksız ve adaletsiz biçimde uygulanmıştır. Bu süreç, toplumda derin izler, güven kaybı ve mağduriyet duygusu bırakmıştır. Bazı bölgelerde bu mağduriyet duygusu abartılı boyutlara ulaşmış olsa da, genel olarak bu durum inkâr edilemez. Ancak Suriye’nin özgürleşmesi, tüm bu sorunlar için bir çıkış yolu ve gerçek bir fırsat sunmuştur. Bu özgürleşme, Suriye için yeni bir dönemin ve yeni bir başlangıcın kapısını aralamıştır. Bu yeni dönemde hedef; hukuka dayalı vatandaşlık haklarının güvence altına alındığı, kurumların doğru ve sağlıklı şekilde inşa edildiği, servetin tüm Suriye halkı bileşenleri arasında adil biçimde paylaşıldığı bir devlet yapısının oluşturulmasıdır. Aynı zamanda, Suriye’de herhangi bir bileşenin ya da grubun, hak talebinde bulunabileceği kurumsal ve hukuki mekanizmalara sahip olması; bu taleplerin yasal yollarla dile getirilmesi ve takip edilmesi temel bir ilke olmalıdır. Bu noktaya ulaşmak ve bu sistemi inşa etmek, istikrar ve sükûnet gerektirir. Bizim başından beri üzerinde durduğumuz ve uğruna çaba gösterdiğimiz husus da tam olarak budur. Bu nedenle, gerek mübarek Suriye Devrimi sürecinde, gerekse daha öncesinde yaşanan pek çok ihtilaflı meseleyi geride bıraktık ve yeni bir sayfa açtık. Hatta bu yaklaşımı özgürleştirme süreci sırasında da benimsedik. Her ne kadar bunun bir askerî operasyon olduğu herkes tarafından görülmüş olsa da, süreç boyunca merhamet, sorumluluk ve ölçülülük anlayışı hâkim olmuştur.”

“Kürt meselesinin çözümü, Suriye’nin yaklaşık %25’ini oluşturan, 50 bin kilometrekarelik geniş bir coğrafyayı kontrol eden bir yapının varlığıyla mı sağlanır? Bu bölgede gıda, su ve enerji kaynakları bulunmaktadır ve aynı zamanda burada çok sayıda Arap aşireti yaşamaktadır. Nüfus yapısı açısından bakıldığında, Kuzeydoğu Suriye’de Kürt bileşeninin oranı yaklaşık %12–15’i geçmemektedir. Buna rağmen bu kadar geniş bir coğrafyanın kontrol edilmesi, Suriye’nin bu zenginliklerden yararlanmasını engellemekte, üretim seviyelerini ciddi biçimde düşürmekte ve bu bölgeden elde edilen gelirlerin ülke dışındaki bir yapıya aktarılmasına yol açmaktadır. Peki bu tablo, Kürt bileşenini korumak adına doğru ve makul bir politika olarak görülebilir mi? Oysa Kürt bileşeni Suriye toplumsal yapısıyla zaten bütünleşmiştir. Bugün Şam’ın merkezinde Kürtlerin yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır ve üniversitelerde eğitim görmektedir. Aynı şekilde günümüzde Suriye hükümeti içinde, örneğin en önemli bakanlıklardan biri olan Eğitim Bakanlığı gibi bir makamda da Kürt bir bakan bulunmaktadır.”

"KANDİL’DEN TALİMAT ALAN YAPILAR KÜRTLERİ ÇIKMAZA SÜRÜKLÜYOR"

“Öncelikle şunu net biçimde belirtmek gerekir: Bu askerî operasyon, Şeyh Maksud Mahallesi’nde bulunan silahlı güçlerin ilk olarak İHA’larla (FPV) saldırı başlatması ve çevredeki mahalleleri bombalaması üzerine gerçekleşmiştir. Biz askerî operasyona, mahalle içindeki sivillerin %90’ından fazlası tahliye edilmeden kesinlikle başlamadık. Böylesi bir çatışma, yoğun nüfuslu bir alanda, çok büyük betonarme blokların bulunduğu ve 15 yıldır kazılmış geniş bir tünel ağına sahip bir bölgede yürütülmüştür. Burada ateşkes sürecinde, İlk aşama yaklaşık dört saat, İkinci aşama da yine dört saat çıkış Koridoru bıraktık. Biz her defasında sivillere çağrıda bulunduk, güvenli geçiş koridorları açtık. Uluslararası hukuka ve düzenli orduların uyguladığı tüm kurallara uygun biçimde insani ve güvenli koridorlar oluşturduk. Bu koridorlar üzerinden, mahalle sakinlerinin %90’ından fazlasını çatışma başlamadan önce güvenli bölgelere tahliye ettik. Askerî ilerleme aşamasında, güvenli giriş noktaları seçtik. Ancak oradaki devasa beton tahkimatlar ve milyonlarca dolar harcanarak inşa edilmiş tünel sistemleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü bu yapıların tamamı tam anlamıyla askerîleştirilmişti; hatta hastaneler bile askerî amaçlarla tahkim edilmişti. Buna rağmen, belirli bir silahlı grup, Halep gibi merkezi ve stratejik bir şehirde yaşayan yaklaşık 300 bin insanın kaderini ve kararını etkilemeye çalıştı. Kamuoyunda “tüm Kürt bileşeni devlete karşı” gibi bir algı oluşturulmak istendi. Oysa tam tersine, askerî ilerleme başlamadan önce Kürt bileşeninin tamamı devletin himayesine alınmıştı. Aksine, Şeyh Maksud’un içinde bulunan bazı silahlı gruplar, sivillerin mahalleden çıkmasını engelledi. Buna dair özel görüntüler ve kanıtlar bende mevcuttur. İnsanları zorla hastanelere soktular ve son aşamada hastanelere sığındılar. Ben bu süreçte çok sayıda arabuluculuğu kabul ettim. Bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron benimle resmî olarak iletişime geçti ve “Bu meseleyi çözelim, sadece silahlı unsurlar Şeyh Maksud’dan çıksın” dedi. Ben de buna olumlu yanıt verdim, operasyonu durdurduk ve otobüsleri mahalleye gönderdik. Ancak buna rağmen silahlı unsurlar mahalleden çıkmayı reddetti. Daha sonra açıkça anlaşıldı ki, Kandil’den gelen talimat doğrultusunda mahallede kalmaları ve son nefese kadar savaşmaları emredilmişti. Bu süreçte Amerikalılar ve Kuzeydoğu Suriye dosyasını yöneten diğer güçler de benimle temasa geçti. Bize, Şeyh Maksud’daki silahlı güçlerin üç aşamada çekileceğini söylediler. Biz bu plana tamamen olumlu yaklaştık, herhangi bir itirazımız olmadı. Ancak daha sonra bize, SDG’nin bu plana da onay vermediği bildirildi. Bu noktada şu soru kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Eğer daha önce yapılan Nisan Anlaşması uyarınca askerî güçlerin çekildiği söyleniyorsa, o hâlde içeride kim savaşıyordu?”

“10 MART ANLAŞMASI KÜRT HAKLARINI ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALIYOR”

“10 Mart Anlaşması, açık ve net bir şekilde Kürt bileşeninin anayasal haklarının tanınmasını, bu hakların anayasa metninde açıkça yer almasını ve Suriye’deki Kürt bileşeninin kültürel özgünlüğüne saygı gösterilmesini öngörmektedir. Aynı zamanda bu anlaşma, Suriye devletinin ülkenin tüm coğrafi alanı üzerinde egemenlik kurmasını, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve yeni Suriye gerçekliğine hizmet etmeyen dış ilişkilerden, örgütsel yapılardan ve bağlantılardan vazgeçilmesini şart koşmaktadır. Bu hususlar üzerinde mutabakata varılmıştır ve anlaşma, kamuoyuna net ve açık bir şekilde duyurulmuştur. Gerçek şu ki, son on yıldır ilk kez, SDG dosyasında hem Suriye sahasında hem de Kuzeydoğu Suriye coğrafyasında gerçek bir rahatlama ve açılım yaşanmıştır. Çünkü bu anlaşma, ilk kez Suriye’nin resmî onayını almış, aynı zamanda Kuzeydoğu Suriye’de SDG’yi fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri’nin onayını da kazanmıştır. Bununla birlikte, Türkiye’nin de onayını almıştır. Bu durum, on yıldır aşılamayan bir çıkmazın aşılması anlamına gelmektedir. Üstelik bu sonuca kan dökülmeden, medyada gürültü koparılmadan ve sessiz diplomasi yoluyla ulaşılmıştır. Bu nedenle söz konusu anlaşma, Suriye halkının tamamında büyük bir memnuniyet yaratmış, Kürt bileşeni dâhil olmak üzere tüm toplum kesimleri tarafından olumlu karşılanmıştır. Anlaşma metninde ayrıca, SDG’nin kontrolündeki bölgelerin, eski rejimin kalıntıları için bir sığınak hâline gelmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu unsurlara karşı net ve sınırlayıcı önlemler alınması öngörülmüştür. Bizim hedefimiz, 2025 yılının sonuna kadar bu anlaşmanın maddelerinin tamamının hayata geçirilmesidir. Bu doğrultuda, yaklaşık dokuz aylık aşamalı bir takvim çerçevesinde anlaşmanın eksiksiz uygulanmasını hedefliyoruz. Ancak gelinen noktada, ne yazık ki sahada ileriye dönük tek bir somut adım dahi atılmamıştır.”

 


YORUMLAR

Yorum Yaz
Bu habere daha önce yorum yapan olmadı.
Şimdi ilk yorumu sen yaz.!
ARŞİV
GAZETE MANŞETLERİ
KARİKATÜR KÖŞESİ
ANKETLER
Seçili anket bulunmamaktadır
Bu ankete toplam kişi katıldı.