Tek Gazetesi - Haber Sitesi - Son Dakika Haberleri

Sayfa Adresi : https://www.tekgazetesi.com/haber-detay/13541_imamoglu-nun-diploma-iptal-davasi-karar-15-gun-ici

GÜNDEM

Tümü

İmamoğlu'nun diploma iptal davası: Karar 15 gün içinde açıklanacak

(2 Saat, 4 Dakika önce) 109 İzlenme 0 Yorum
İBB Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali için açtığı davanın ilk duruşması bugün Silivri’de görüldü. İmamoğlu’nun yaklaşık bir saat süren savunmasının ardından avukatlar da söz aldı. Mahkeme başkanı ile İmamoğlu arasında son sözler sırasında sözlü tartışma yaşandı. Duruşma ertelendi, kararın 15 gün içinde açıklanacağı belirtildi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu diploma davasında savunmasını tamamladı. İmamoğlu, savunmasının sonunda davanın kişisel bir mesele olmadığını, hukukun işleyişi açısından tarihi bir anlam taşıdığını ifade etti. “Bu davada verilecek karar, hukukun kime göre değil neye göre işlediğinin belgesi olacaktır” dedi.

Gazeteci Furkan Kabadayı, Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davaya ilişkin duruşma sürecini sosyal medya hesabından paylaştı. Kabadayı’nın aktardığına göre İmamoğlu’nun savunması tamamlandı, ardından avukatlar söz aldı.

Savunmasını tamamlayan Ekrem İmamoğlu, kararın yalnızca kendisi için değil, hukuk sistemi açısından da belirleyici olacağını vurguladı. İmamoğlu, “Bu davada verilecek karar, hukukun kime göre değil, neye göre işlediğinin belgesi olacaktır” diyerek sürecin siyasi saiklerle yürütüldüğünü savundu.

“BUGÜN DE BURADAYIM, YARIN DA HESAP VERMEKTEN KAÇMAYACAĞIM"

Yüksek Seçim Kurulu vurgusuna dikkat çeken İmamoğlu, yargıdan kaçmadığını ve kaçmayacağını ifade ederek, “Bugün de buradayım, yarın da hesap vermekten kaçmayacağım. Ancak hukukun araçsallaştırılmasına karşı mücadele etmeye devam edeceğim” dedi. İmamoğlu, sözlerini “Bu ülkenin kurumlarını, hukukunu ve geleceğini savunmak zorundayız” ifadeleriyle tamamladı.

İmamoğlu'nun mahkemede yaptığı konuşmanın tamamı şu şekilde:

"Yargılama ortamlarının kolaylaştırılması ve insanların bütün ortamlarda daha iyi savunması ya da bir şekilde derdini anlatabilmesi çok kıymetli. Bu bağlamda idari mahkeme olarak, duruşma ortamını sağlama gayretinizi çok değerli bulduğumu ifade etmek istiyorum. Elbetteyerinde olsa daha anlamlı olabilirdi ama burası uygun görülmüş. Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak kavramı aslında bizim manevi dünyamızda da vardır. Sabah gelirken de bunu düşündüm. Cezaevinden buraya gelinmesi de dahil olmak üzere, cezaevi yöneticileri olsun, infaz koruma memurları olsun hepinize teşekkür ederim. Aynı şekilde jandarmaya ve komutanlarına da teşekkür etmeyi bir borç biliyoruz. Ama kolaylaştırılmak veya zorlaştırmak kavramında; madem Silivri’deyiz, burada bir yargılama ortamı düzenlenmiş. Burayla ilgili savcılığın başından beri burayı zorlaştırma adına yaptığı birtakım düzenlemeleri de hayretle takip ettim. Sonuçta herhangi bir dava gibi algılanan ya da algılamak isteyenler olabilir. Hayati önemli bir dava olduğunu ve daha doğrusu idari bir dava olduğunu, buradaki itirazımızın da Ekrem İmamoğlu’yla ilgili olmadığını da birazdan zaten size beyan etmeye çalışacağım. Bu kapsamda, yanılmıyorsam, Bakırköy Savcılığı’na bağlı olan bu çatı altındaki yargılamanın, bu kadar önemli, bu kadar tepki gösterilen, hem siyasi hem mesleki olarak çok daha kapsamlı bir salonda ele alınması, izleyiciler, meslektaşlar ve hukukçuların çok insan içinde daha verimli bir ortamda bulunması sağlanırdı. Görüyorsunuz ki ana muhalefet partisinin genel başkanı, Genel Başkanımız Özgür Özel burada. Birçok partiden temsilciler var. Türkiye Barolar Birliği Başkanımız burada. Baro Başkanı ve yöneticileri burada. Böylesi bir ortamda işte “zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız”; bu inancımızın da bize emridir. Aynı zamanda yaşamın da bir gerçeğidir. Hele hele adalette bence olması gerekendir. Bunu ne yazık ki ‘pas geçti’ burayı yöneten irade. Üzülerek ifade edeyim. Kolaylaştıran bütün unsurları için de tekrar başta siz ve heyetiniz olmak üzere teşekkür ederiz.

Tabii Miraç Kandili… Öncelikle hem burada huzurumuzda hem tüm ülkemizde güzel şeyler yaşayalım. Ama belli ki bu zor olacak. Zor bir mücadelenin evresinde hem dünya sınav veriyor hem ülkemiz sınav veriyor hem adalet sınav veriyor. Temennimiz, bu sınavdan hep beraber iyi çıkmak. Bu vesileyle Miraç Kandili’nin olduğu bir günde bu duruşma yapılıyor…Buradan da ben tüm insanlığa ve bu ülkemizin insanlarına, vatandaşlarımıza, milletimize iyilikler diliyorum. Tabii dinimizin esasında da iyi insan olmak vardır. İyi insan olmak, her bireyi de çok güçlü kılar. Ben de kendimce iyi insan olma gayreti içinde olmuş bir vatandaşım. Bu yaşıma kadar da bunu temsil etme gayreti içerisinde oldum. Biraz sonra 17-18-19 yaş dönemini konuşacağız. Orada da işini iyi yapmaya çalışan, iyi insan olma gayreti içerisinde nasıl bir eylem yaptığını ve ne yazık ki nasıl duruma düşürülmek istendiğini izah edeceğim. Gerçekten iyi insan olmak önemli. Tartışılan bir husus var: Dindarların iyi insan olması hususu… İyi insan olmanın esaslarında gerçekten akıl vardır, ilim vardır, terbiye vardır. Mesela insanları kamuoyu önünde lekelemek yoktur, kamu kaynaklarıyla insanların yaşamlarını alt üst edecek şekilde kirletmek yoktur. Hele de devlet eliyle bu yapılmaz. Yargı eli ile hiç yapılmaz. Ama bugün bütün bu ahlak dışı uygulamaları yaşayan, yaşatılan bir birey olarak buradayız.

Bunların konularımızla ilgisi yoktur diye düşünebilirsiniz. Aslında bütünün bir parçası. Öylesibir bütünün parçası ki, yaklaşık bir yılı aşkın süredir uğradığımız yargı tacizinin ve yargıda yaşadığımız yoğun saldırıların, operasyonların bir bölümü aslında sizin de burada bugün bizi dinleyeceğiniz hususu içine alan bir durum. Yani kasıt var, şiddet var, insanların adil yargılanmaması var. Doğal hakim kavramının yerle bir edildiği bir ortam var; üzülerek ifade ediyorum. Çok kutsal bir görevimiz var. Kutsallığını en zor koşullara taşıyacak bir atmosfer var. Bunları yaşıyor, yaşatılıyoruz. Dolayısıyla toplumda iyi insan olmayı zirveye taşıyacaksak; bunun kesinlikle baştan yönetimden, idareden, yargıdan, yasamadan, yürütmeden başlamak istiyoruz. Çok kötü bir sınav veriyoruz. Bu kötü sınav umarım, dua ediyoruz ki bu güzel günde milletimiz adına, toplum adına, insanlık adına iyi sonuçlar versin ve bir an önce bu cendereden hep beraber kurtulabilelim. Ahlak… Yani kula kulluk etmemek, iyi insan olmanın esasları… Hele bir yargının huzurunda bunları söylerken de biraz zorlanıyorum açıkçası. Ama ne yazık ki böyle bir dünyadayız. Bir insanın ve bir milletin dimdik ayakta durmasının esasıdır adalet. Çünkü adalet mümkün temelidir. Bu kavramı korumanızı, büyütmenizi, geliştirmenizi ve bu tarihi fırsatı iyi değerlendirmenizi yürekten diliyorum Sayın Başkan.

Kıymetli milletimiz… Öncelikle belirtmek isterim ki; bugün dediğim gibi sadece burada bir davanın duruşması yapılmıyor. Burada devlet ile vatandaş arasındaki güven bağınınyargılanması lazım. Bugün bu kürsüde bir insanın hayatı değil, bir ülkenin hukuk devleti olma iddiası sınanıyor. Çünkü çok kötü günlerden geçiyoruz. Bu kötü günlerde sessizliğin arttığı her yerde, zulmün cesaret bulma kavramını da yaşıyoruz. Gücü elinde tutanlar, bu sessizlikten güç alma gayretinde olurlar ve hukuksuzluk pervasızlaşır. Zalimlik ise sınır tanımaz hale,tahmininizin çok üst seviyelerine kadar tırmanır. Bugün zalimliğin daha önce görülmemiş bir biçimiyle karşı karşıyayız. Ben buraya kurumlarımızı aşan, aşındıran, insanların emekle elde ettikleri tüm kazanımların güvencelerin güvencesini ortadan kaldırabilecek bu anlayışa karşı milletimiz adına mücadele etmeye geldiğimi ifade edeyim. Ben, bugün huzurunuzda bir diploma savunması yapmak için gelmedim. Ben, bugün bir gencin devletine inanarak kurduğu hayatı, aradan 35 yıl geçtikten sonra nasıl geriye doğru sökülmek istendiğini anlatmak için buradayım.

Emeğinin tescilli ve resmi kalitesi olan diplomam, tam 35 yıl sonra hiçbir kural tanımadan iptal edilmiştir. Devletin en kadim kurumları yerle bir edilmiştir. İçinde yargı da vardır, İstanbul Üniversitesi de vardır, başka kurumlar da vardır. Bu karar yalnızca bana yönelmiş bir işlem değildir. Bu karar, milyonların zihnine aynı soruyu düşürmüştür: Bu ülkede tapum güvende mi? Diplomam güvende mi? Emeğim, alın terim, bankadaki param, bütün kazanımlarım, haysiyetim, onurum güvende mi değil mi? İşte tam da bu nedenle,bugün kendimi, yalnızca kendi adıma değil, 86 milyon insan adına sorumluluk taşıyan bir yerde görüyorum. Bu bir kişisel hukuk mücadelesi asla değildir. Asla da öyle bir mücadele tarzım yoktur. Bu cennet vatanda yaşayan Türk milletinin hukuka olan inancını, devletine duyduğu güveni ve geleceğe dair umutlarını savunur. Bugün burada savunulan şey bir belge değil, hukuk güvencesinin bizzat kendisidir. Tarihi sorumluluğumuz ağırdır. Bunu çok defa hatırlatacağız. Ve ben, zulme sessiz kalmamak adına, bu mücadeledeki kararlılığımı, adalet duygusunu yitirmemiş herkes adına, yüce yaratanın huzurunda açıkça ifade ediyorum.

İfade ediyorum; çünkü, bu mücadele 17 yaşında Kıbrıs’a giden, 19 yaşında yatay geçiş başvurusunda bulunan, kendisine tanınan haklar çerçevesinde başvurusunu yapan, istenen belgeleri eksiksiz kılan, sınavlara giren, başarıyla geçen, okuyan, mezun olan ve diplomasını alan bir gencin hikayesidir. Bu mücadele; kurallara uyan, devletin verdiği belgeye güvenen, hayatını bu güven üzerine kuran herkesin mücadelesidir. Sizler de buna dahilsiniz. Siz de devletin farklı kurumlarından farklı sistemlerin içerisinden geçmiş ve karşımızda bugün bu çok kadim, çok kutsal koltuklarda oturuyoruz. Ve ben işte tam da bu yüzden buradayım. Bu mücadeleyi veriyorum. Sayın Başkan, altını çizerek özellikle belirtmek isterim: 17 yaşında Kıbrıs’a gittim. Üniversiteye kayıt oldum. Bir yıl sonra bir kısım arkadaşlarımın yatay geçiş başvurusu yaptığını, İstanbul Üniversitesi’ne kayıt olduğunu öğrendim. Bunun üzerine ertesi yıl 19 yaşında, yürürlükteki mevzuata ve gazetede yayınlanan başvuru ilanına uygun bir şekilde İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçiş başvurusunda bulundum. Benden ne istendiyse,yaptım. Tüm belgeleri eksiksiz sundum. Bazen diyorum; ‘bu kadar titiz davranmasaydım, kâğıdın bir parçası yırtılsaydı başıma neler gelirdi’ diye düşünmeden edemiyorum. ‘Bu kötülüklerin, bu kötü zihnin, bu zalimliğin, bu yapılan en pespaye hareketlerin bir kâğıt parçasının köşesi yırtık olsa acaba neler yaparlardı? Tam bir evrak koymasaydım buradan neler yürütürlerdi’ diye düşünmeden edemiyorum. Bir yeterlilik sınavı gerekliydi. Sınavlara girdim. Başarıyla geçtim. Kayıt oldum. Derslerimi başarıyla tamamladım. Tam iki derstenmuaf sayıldım. Tam 22 dersle ikinci sınıfa başladım. 22 dersi başarıyla tamamladım. Mezun oldum ve anamın ak sütü kadar helal diplomamı aldım.

Peki ne oldu sonra? Aradan 30 yıl geçtikten sonra, bir vatandaş tarafından CİMER başvurusu yapıldı ve diplomam sorgulandı. Ancak mesele, bununla sınırlı kalmadı. İlk başvurunun ardından, birkaç CİMER başvurusu art arda yapıldı. Bugüne kadar kimsenin sorunu etmediği, devletin defalarca kabul ettiği bir eğitim süreci, arka arkaya yapılan bu başvurularla bir anda tartışmalı hale geliyor. Nasıl olduysa organize biçimde yapılan CİMER başvurularının konusu haline geldi. Bu başvurulara rağmen, İstanbul Üniversitesi’nin verdiği cevap hiç değişmedi. Üniversite, CİMER’E verdiği yanıtlarda, kabul koşullarını yerine getirerek mezun olduğumu açıkça ifade etti. Hatta burada, İstanbul Üniversitesi’nin bir çalışması var. Bunu burada göstermek istiyorum. Çünkü bu, 2024’ün Ekim ayında yapılan bir çalışma. Altında da rektörün… Ne yazık ki üzülerek ifade ediyorum: Rektör! Benim üniversitenin rektörü değil, rektör. Rektörün imzasıyla, burada o dönemdeki geçişin hangi yönetmeliğe ait olduğu, 1982 yönetmeliğine olduğu, o yönetmelikte bir tanıma veya denklik aranmadığını şurada açıklıyor. Sayfalarca. 9 sayfa rapor düzenlenmiş mesela verilmiş. Bu raporda her şey var. Bunlar var ama ilginize sunarım: Ne oldu da üç ayda, dört ayda bütün bu kavramlar değişti?

Sayın Başkan, bu anlattıklarım böyle bir kenarda dursun. Bir an için benim sözlerimi de savunmayı da unutun. Çünkü bu dosyada, bizzat İstanbul Üniversitesi, kendi eliyle yazdığı bu belge, “Yatay geçiş bilgi notu” başlıklı rapor, çok önemli. Gerçekten “bu kadar da olmaz” dedirten, kendi hazırladığı bilgi notunda, işte az önce ifade ettiğim gibi, “1990 yılında yatay geçişler, dönemin mevzuatına göre fakülte yönetim kurulu kararıyla yapılmıştır” diyor.

Yani şunu söylüyor: “Bu benim işlemimdir” diyor. Üniversite olarak, fakülte olarak. Aynı belgede o yıllarda bugünkü gibi tanıma, denklik, YÖK onayı, kişisel şartları yoktur diyor. 1982 yönetmeliği önünüzde de var, dosyada da var, burada da var. Yani şunu söylüyor: Bugün aradığınız şartlar, o gün yok. Yani 35 yıl önce, bugün aradığınız şartlar o gün yoktu. Kişiye de özel bir işlem yok. Kocaman bir işlem yürütülmüş. Yüzlerce insan başvurmuş. Bizden önceki senelerde yapılmış. Bizden sonraki senelerde yapılmış. Bu kuralları alıp, günün 19 yaşındaki gencinin başına “balyoz” gibi indiremezsiniz diyor. Az önce gösterdiğim bu yönetim kurulu raporu aynen bunu söylüyor. Tabii uydurma işlerle,bu milletin başına balyoz gibi birçok dertler açıldı geçmişte. Hangi aklın açtığını iyi biliyoruz ama normal aklın ve normal idarenin, normal sistemin, normal hukukun, normal idari işlerin yürütüldüğü bir ortamda, “bunu, balyoz gibi bir Türk gencinin başına indiremezsiniz” diyor. Ve dahası bu uygulamanın istisnai değil yerleşik ve yaygın bir uygulama olduğunu da açıkça yazıyor. Yani onlarca öğrenci için yapılmış, yıllarca uygulanmış kurumsal bir işlemden bahsediyoruz.

Ve şimdi üniversite, kendi yazdığı bilgi notuna rağmen, kendi yaptığı işleri inkâr etmeye zorlanıyor. Bu artık hukuki bir tartışma değildir. Bu kurumun kendisiyle çelişmesidir.Bir üniversitenin kendi belgesiyle sabit olan bir gerçeği, siyasi baskıyla yok saymaya çalışmasıdır. İşte başlangıç cümlelerimde ifade ettiğim gibi kula kulluk etmemekle etmek arasındaki hassas çizginin tam ortasındayız. İnanın insan sormadan edemiyor: Eğer İstanbul Üniversitesi'nin kendi hazırladığı bilgi notu bile yeterli değilse, bu ülkede hangi belge yeterli olacak? Hangi belge geçerli olacak? Vatandaş, hangi devlet belgesine güvenecek? Bu kadar da olmaz. Böylesi bir zulüm olmaz. Çok değil. Tam bir ay sonra, yani Ekim’de bu belge çıkıyor. Tam bir ay sonra, bu sürece bir el değiyor. Nasıl böyle gider bu işler? Böyle bir şey beklenmiyor. Peki ne oluyor da İstanbul Üniversitesi, “yatay geçiş bilgi notu” başlıklı 9 sayfalık, her yönüyle süreci hukuka uygun bulan bu rapor, bir anda ters yüz ediliyor ve bambaşka bir süreç başlatılıyor. Bunu gören, siyasi talimatı almış bir avuç muhteris tarafından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle, 8 Kasım 2024 tarihinde YÖK’e bir yazı yazılıyor. Bu yazıda, Ekrem İmamoğlu'nun diploması usule uygun mudur, değil midir diye araştırılmasını istiyor. Sözüm ona araştırılmasını istiyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? YÖK, 16 Ocak 2025 tarihinde, bu kez İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yazısına istinaden, İstanbul Üniversitesi’ne bir yazı gönderiyor ve diplomam hakkında bir araştırma başlattıklarını söylüyor. Yani süreç CİMER başvurularıyla değil, savcılık yazısından sonra bambaşka bir yöne evriliyor.

Talimatı alan kişi, boyundan çok büyük işlere giriyor. Ve ne hikmetse yıllarca,“Mezuniyet usule uygundur” diyen İstanbul Üniversitesi’nin bu kez eli ayağına dolaşıyor. Aceleyle hareket ediyor. Elinde bilgi notu var, çalışma var. Uzun uzun çalışılmış, dokuz sayfa rapor yazılmış aceleyle. 27 Ocak tarihinde, hakkımdaki tüm bilgi ve belgeleri YÖK’e gönderiyor. Bundan sonra ne olacağını tahmin etmek elbette zor değil. 17 Şubat 2025 tarihinde, tam 35 yıllık diploma hakkında bir karar veriyor ve diyor ki “Yatay geçiş işlemleri usule uygun değildir.” Baskının şiddetine bakar mısınız? Devletin kurumlarına bakar mısınız? Böyle bir alabora olabilir mi? Böyle bir dengesizlik, bu kadar belgeler net, yani kıyısı, kenarı her şey o kadar net ki. Yoruma dayanan bir husus yok. Yani anamın ak sütü kadar helal, 35 yıl boyunca geçerli olmuş diplomam hakkında ,21 gün içinde rahatlıkla,utanmadan usule aykırı kanaatine varılabiliyor. Kim varsa o utanmazlar, hayatım boyunca onlardan hesap sormak adına hukuki mücadelemi son terime kadar vereceğim.

35 yıl sonra, bir anda, aceleyle, yetmiyor, aradan bir ay bile geçmeden, İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu toplandı. 18 Mart 2025 tarihinde, 35 yıllık diplomam, “yokluk” ve son derece ağır istisnai gerekçelerle geri alındı. Yani 18 Mart'ta, 35 yıllık diplomam iptal edildi.

Burada bir şeyi hatırlatayım. 18 Mart, yani 19 Mart operasyonundan bir gün önce, alelacele boyundan büyük işlere karışan şahıslar ve kişiler, talimat alan kişiler, öyle bir talimat veriyor ki; Ankara'da, 17 Mart'ta, jandarma eliyle, 70 yaşını aşmış Kıbrıs'taki genel sekreteri alelacele evinden sabah alıyorlar apar topar. 17’sinde jandarmayla götürüp ifadesi alınıyor. 12 Mart'ta nasıl bir baskıya maruz kalınıyor ki; İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı, dekanlıktan istifa etmek zorunda kalıyor. Bir hafta önce. Yani bu bir haftada olan biteni herkes bir anlasın. Yani yapılan işlere, işlemlere bakıyorum ifadelere üniversitede toplanmak için, yine üniversitenin oluşturduğu yönetim kurulunun usulsüzlüğüne, apar topar karar alma süreçlerine bakıyorum. Yahu ne oluyor? Ne yapılmak isteniyor? Nedir bu aciliyet? Yani hangi suç ne yapılmış? Ne elden gidiyor. Tarifi mümkün olmayan bir atmosfer yaşadım. Bu yöntem, olağan bir süreç değil.

Tabii ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama şimdi bu salonda, hukuka uygun biçimde, emeğimle ve devletin tüm resmi usullerine güvenerek bu diplomayı nasıl aldığımı tekrar, adım adım, belgeleriyle gerçeği sunacağım. Her şey İstanbul Üniversitesi rektörlüğü adına ulusal bir gazetede yayınlanan resmi bir ilanla başlıyor. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü tarafından,kamuya açık, 1980’li yıllarda Türkiye'nin en çok satan iki üç gazetesinden birinde, Milliyet Gazetesi’nde ilan veriliyor. Yani Ekrem İmamoğlu'na özel bir iş yok, işlem yok. Aynı şey geçen yıllar yapılmış. Benden sonraki yıllarda yapılıyor. Burada her şey yazılı. Her şey. Ve yazılı olan her şey, “yazılı olan her şeye uygun bir işlemdir” diyor. Resmi bir ilan. İlanda açıkça “İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nden” başlığıyla Yüksek Öğretim Kurumları arasında yatay geçiş usul ve esasları kamuoyuna duyurulmuştur. Aranan nitelikler başvuru şartları, tarihleri ve belgeleri tek tek sayılmıştır. Her şey açıktır, alenidir, gizli değildir. Yani kimsenin kızı, oğlu gizliden bir yere yatay geçiş yapmamıştır, transfer yapmamıştır. Özel bir geçiş işler yürütülmemiştir. Ekrem İmamoğlu da o dönem masum gençlerden birisidir. Benim üniversiteden arkadaşım burada. Hala buradalar. Üniversite, iradesiyle,mevzuata dayanarak süreci başlatmış bunu da ülkenin en yüksek tirajlı gazetelerinden birisi aracılığıyla duyurmuş.

Bugün bana yöneltilen iddialar ile sanki bu ilan hiç yokmuş gibi konuşulmaktadır. Oysa bu ilan, benim herhangi bir girişimimle değil, üniversitenin kendi kararıyla, yıllar öncesinden yayınlanmıştır. Ne bu başvuru sahibinin kim olacağı bellidir, ne de kimin bu haktan yararlanacağı bellidir. Yani bunların hiçbiri tahmin edilemez. Bilinemez. Böyle bir şey yok.

İlanla kim gelir, belli değil. Kim başvurur, belli değil. Kaç kişi başvurur, belli değil. Planlı bir şey yok. Aleni. İlan, herkese açık. Henüz 17, 18 yaşında bir öğrenciyken geleceğimi mi öngörüyorum? “Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı olacak” denerek, benim için özel hazırlık mı yapıldı? O gün ortaya atılan senaryolar, bu yapılan rezaletler, kötülükler, bu ilanların varlığını açıklayabiliyor mu? Gerçek şudur: Ortada ne gizli bir plan vardır ne kişiye özel bir hazırlık ne de perde arkasında yürütülmüş bir işler. Ortada yalnızca üniversitenin iki yıl önceden herkes için başlattığı, gazetede ilan ettiği, açık ve hukuka uygun bir süreç vardır. Ben de bu ilanı görerek, bu ilana güvenerek ve devletin kendi koyduğu kurallara inanarak hareket eden binlerce öğrenciden biriyim.

Şimdi bir belge daha var. Bizzat kendi el yazımla yazdım. Bu benim başvuru belgem. Ne ekleme var ne gizleme var. Fazla bilgi var hatta. Ne de satır arası bir niyet var. Dilekçe açık, sade ve usulüne uygundur. Bugün hala okunduğunda bir öğrencinin devletine hitabını olduğu gibi yansıtmaktadır. Gayet saygıyla, gayet özenli. 19 yaşında. Benim bütün bu anlattıklarımı okurken, yaşı uygun olan çocuğu için yorum yapsın, kardeşi için yorum yapsın, kendi hayatı gözlerinin önünden geçsin. Lütfen böyle dinlesin. Dilekçemde, “1988-89 öğretim yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Southeastern Üniversitesi Washington DC tarafından akredite edilmiş olan University College of Northern Cyprus (UCNC) Üniversitesi’nin önce hazırlık bölümünü, ardından İngilizce İşletme bölümünü, ikinci sınıf alttan ders bırakmadan bitirdim. Öğrenimimin geri kalan bölümünü, yüksek öğrenim kurumunuz bünyesindeki İngilizce İşletme Bölümü’nde tamamlamak istiyorum. Gereğini arz ederim” dedim.

Altında adım var, tarih var, imzam var. İçeril dolgun. Anlatımım açık, talebim net. Bu dilekçede gizli bir ifade yoktur. Yanıltıcı bir beyan yoktur. Aksine eğitim aldığım kurum açıkça belirtilmiş, hangi bölümleri tamamladığım net biçimde yazılmış, talebimin ne olduğu açık bir şekilde ifade edilmiş. Devletten bir lütuf değil, verilen bir ilanla ortaya çıkan bir hakla, dekanlığın tanıdığı hakkın kullanılmasını isteyen bir süreç var karşınızda.

Bugün bana yöneltilen iddialar, işte bu dilekçeyi yok saymamı, bu satırları yazan gencin iyi niyetini görmezden gelmemi bekliyor. Oysa bu dilekçe, devletine güvenen, kurallara uyan ve hayatını buna göre kuran bir öğrencinin en açık belgesidir. Başvuru dilekçem, tek başına bırakılmış bir metin de değildir. Dedim ya titiz davranıp, fazlalık işler yapmışım. İyi ki yapmışım. O kadar açık, o kadar şeffaf… Aksine son derece titiz de davranmışım. Ve eksiksiz, başvuru dosyamın parçalarını oluşturduk. Dilekçeme, geldiğim üniversiteye ilişkin tüm belgeleri, transkriptimi ve hatta üniversitenin tanıtım broşürlerini dahi ekledim. Nereden geldin? Yok efendim kütüğe şu yazılmış, bu yazılmış falan filan, faso fiso… Benim bilgim olmadığı işleri, bu işe karıştırarak, koca YÖK, koca üniversitenin bunu oraya yazması utanç verici. Şu kadar içten, samimi… Yani broşürleri burada tek tek sıralamışım, koymuşum 19 yaşında, içine koyarak belge hazırlanmışım. Saklamış mıyım? Hayır. En açık haliyle dosyaya koymuşum. Tekrar ediyorum. Dosyada ne var? Dilekçe var, transkript var. Geldiği üniversitenin broşürleri var. Üniversite, gazete ilanında hangi belgeleri istiyorsa, ben de aynen onları hazırlamışım. Hatta bununla da yetinmemişim. İstenmeyen ama süreci açıklayıcı olan broşürleri dahi dosyaya eklemişim. Bu gizleme değil, bu açıklık ve iyi niyetin en somut göstergesidir.

Şunun altını özellikle çiziyorum: Ben başvuruya giderken, üniversiteye ne sunmam gerekiyorsa onu sundum. Üniversite "Şu belgeleri getir" dedi. Ben de onları temin ettim. Düzenledim ve teslim ettim. Ne eksik bıraktım ne sakladım ne de sahte belge sundum. Bu dosyaya bakıldığında görülen şey şudur: Kurallara uyan, hatta fazlasını yapan, şeffaf, açık, titiz bir başvuru. İddia edilenin aksine, bu dosya bir gizleme dosyası değil, açıklık dosyasıdır. Başvurum, dilekçem ve ekleriyle birlikte üniversiteye ulaştıktan sonra, süreç benim kontrolümden zaten tamamen çıkmıştır. Bundan sonrası idarenin ve akademik kurulun yetki ve sorumluluğundadır. Benimle bir ilgisi yoktur. İstanbul Üniversitesi, bu sorumluluğu da son derece ciddiyetle yerine getirmiştir. Ben de gün gün takip ettiğimi hatırlıyorum dün gibi.Okula gidip "Bir şey asıldı mı? Belge asıldı mı?" diye gün gün, kilometrelerce, İstanbul Anadolu yakasından o günkü Avcılar’a gittiğimi hatırlıyorum. Üniversite dosyayı doğrudan kabul etmemiş; aksine konunun akademik ve hukuki yönüyle değerlendirilmesi için 3 öğretim görevlisinin görevlendirmiş. Benim dosyama 3 öğretim görevlisi bakmış. İmzaları orada.

Bu isimler alanlarında saygın, akademik unvanları olan hocalardır. Bunlardan biri bugün rahmetle andığımız Göksel Yücel Hoca. O dönem doçenttir. Diğerleri Mahmut Paksoy, Serdar Küçükersun; yine o dönem doçent unvanıyla görev yapan öğretim üyeleridir. Belge burada.Hangi dersleri tekrar alacağım yazıyor, altında üçünün imzası var. Ve muaf olduğum dersler yazıyor. Bu hocalar dosyayı incelemiş, geldiğim üniversiteyi araştırmış, aldığım dersleri tek tek değerlendirmiş. Yapılan bu incelemenin sonucu da yazılıdır.

Raporda açıkça şu ifade ediliyor: "USNC öğrencisi Ekrem İmamoğlu’nun belirtilen dersleri alması kaydıyla yatay geçişinin uygun olduğu… Burada yazıyor üniversite. Bir başka üniversite yazmamış. Yani bir eksiklik yok, yanlışlık yok, otomatik bir işlem yok. Kör bir kabul yok, keyfi bir karar yok. Dosya, akademisyenler tarafından incelenmiş, şartlar belirlenmiş, şartlara bağlı olarak olumlu görüş verilmiş. Karar benim değil, üniversitenin yetkili akademik kadrolarının kararıdır. Bugün bana yöneltilen iddialar, sanki bu inceleme hiç yapılmamış gibi konuşulmaktadır. Oysa burada açık bir gerçek var: Üniversite araştırdı, üniversite değerlendirdi ve üniversite şart koydu. Ve üniversite kendi akademik yetkisini kullanarak kabul kararı verdi. Bu aşamadan sonra artık konuşulması gereken kişi ben değilim. Sayın Başkan, Sayın Üyeler; kararı veren idaredir çünkü. Ben değilim. Ben üzerime düşeni tek tek yapmışım. Her şey burada. Sahtecilik davasıyla karşı karşıyayım ben. Evrakta sahtecilik! Hangi evrak sahte? Hangi evrak sahte? Dedim ya; iyi ki bir sayfanın kenarı yırtık değil. Düşünün yargının düştüğü durumu. Utanç verici. Kararı verecek idaredir. Öğrenci başvurur belgesini sunar. Ondan sonra bütün yetki kabul edip etmeme üniversiteye aittir. İstanbul Üniversitesi, sonrasında beni üniversitede kabul ettikten sonra bir karar değiştirmemiş, bir hile yapılmamış, bir belge değişikliğine gidilmemiş. Neyse o.

Bakın; 20 Şubat 1991’de, yaklaşık altı ay sonra aldığım öğrenci belgesinde bile burada yazıyor: “KKTC Northern Cyprus Üniversitesi’nden geçiş yapmış” Burada yazıyor. 6-7 ay sonra. Yani değişen bir şey yok. Yani idare de bir karar değiştirmemiş. Sonradan o yazılmışmış da burada olmuşmuş da... Böyle bir şey yok. Gerçek orda. Diyor ki: "UCNC üniversitesinde ikinci sınıfta nakil olarak gelmiştir." Şimdi yani dedim ya, o kadar evrak var ki; bunda da yine 1991 yılından başka öğrenci belgesi. Burada yine yazıyor: “Adı geçen öğrenci, fakültemize KKTC Northern Cyprus Üniversitesi ikinci sınıftan nakil olarak gelmiştir.” Yine 7-8 ay sonra, 91 yılında. Benim değişen bir kavramım yok, belgem yok, her şey ortada. Ben öğrenciyim. Ben kütükten ne anlarım? Bankonun öbür tarafında ben yokum ki. Ben belge verdim yani. Bu hatanın muhatabı da değilim. Kaldı ki bu işlemi de ilgilendiren bir husus olduğunu da düşünmüyorum bu arada. Üniversite bana, "Sen şu üniversiteden geldin" diye belgeyi vermiş, her şey ortada. Çoklu tarihlerde aldığım belgelerde bu net. Yani bugün dönüp, “Kütükte niye böyle yazmadın?" diye bunu dile alıp, bir üniversitenin başındaki insanın ve bir kısım yargı mensubunun bunu konuşması, yazması utanç vericidir. Ekrem İmamoğlu üzerinden konuşması utanç vericidir. Ahlak dışıdır, yazıktır, günahtır. Yaşına, başına, akademik kariyerine ya da kişisel bulunduğu konuma... Ama yargıda, ama başka kurumlarda, ama YÖK'te fark etmiyor… Kabul edilemez. Hukuken de kabul edilemez, vicdanen de kabul edilemez.

Gerçekten bazen insan iddiaların öyle bir seviyeye çıktığını görüyor ki ne diyeceğini şaşırıyor.Sanki 18 yaşında bir üniversite öğrencisi, ileride ne olacağını öngörmüş, ona göre kütük tutulmuş gibi bir tablo çiziliyor. Sayın Hâkim, bunlar gerçekten ciddiye alınacak işler değil. Şu anda sizin ve Türkiye'nin, koca milletimizin böyle bir meseleyle meşgul edilmesi utanç vericidir. Onun için tarihi bir sorumluluğunuz vardır. Tarihi sorumluluğunuz ağırdır. Çünkü ortada bir fiil yok. Gizlenen bir bilgi yok. Çelişen belge yok. Sadece net olan şu: Bu öğrenci buradan gelmiştir, bu üniversitenin de öğrencisidir. Ben gerçekten kendimi savunacak bir durum bulmakta zorlanıyorum. Yok çünkü. Yok.Onun için sorumluluğumuz ağır. Başvuru dosyamın ekleri arasında, yalnız dilekçe ve tanıtım belgeleri de yok. Geldiğim üniversitenin transkript belgesi var. Hepsi burada. Açık, resmi,belgeli. Kaç puan almışım sınavlardan. Hiçbir dersten kalmamışım. 4 üzerinden 2,5 ortalamayla başvurumu yapmışım. Yani sıfır eksik. Yani bir fazlalık puanı olan, geçiş şartlarının üstünde bir konumda olan öğrenci olarak başvuruyorum. Başvuru dilekçesi ekinde, en başta üniversiteye teslim ettiğim belgelerin bir tanesi öğrencinin aldığı dersler, akademik durumu... Ben de tam olarak bunu yapmışım. En temel belgeyi eksiksiz dosyaya koymuşum.

Az önce anlattığım gibi bu transkript üniversitece incelenmiş, tek tek değerlendirilmiş. Hangi derslerin muaf olacağını, hangi derslerin alınacağını da belirlemiş az önce verdiğim belgede. Dediğim gibi, ikinci sınıfa 22 derste başlamışım. Bugün "Şu belge yoktu, bu bilgi bilinmiyordu" gibi iddialar ileri sürülüyorsa, bu iddiaların gerçekten bu transkript karşısında hiçbir anlamı kalmamaktadır. Zaten istenen belge, az önce gösterdiğim ilanda belli; hepsini tek tek vermişim. Özetle şunu söylüyorum: Her şey dosyada vardır. Bugün geriye dönüp "Bilgi eksikti" üniversite yanıltıldı demek, üniversitenin kendi işlemleriyle de bağdaşmamaktadır. Kötü niyetle yapılabilir bu ancak, kötü niyetle. Bir kumpas niyetiyle yapılabilir. Birine bir pusu kurma niyetiyle yapılabilir, tuzak kurma niyetiyle yapılabilir. Suç işliyorlar. Her suç işleyenle tek tek, koşullarım, konumum ne olursa olsun, hayat boyu, hukukun önünde hak arama mücadelemi sonuna kadar vereceğimin tekrar andını içiyorum buradan.

Süreç yalnızca belge teslimiyle de bitmedi. İstanbul Üniversitesi, başvurumun ardından dedi ki: "İngilizce bölümüne girmek istiyorsun, bir de seviye tespiti yapmam lazım." Çünkü bunu da mevzu ettiler. Belgesi dosyada var, burada ortaya koyduk. Bunların her birini ben arşivimde sakladım. 18 yaşında, 19 yaşında bir kişi olarak, bunların hepsi benim elimde duruyor. Bunu yapmasaydım, beni okul eliyle aldatabilirlerdi. Hepsi benim elimde vardı. Bunların hepsi benim elimde vardı. Hepsini sakladım 35 sene. Utanç verici; bunu söylüyorum. Üniversite beni aldatabilirdi. “Yok” diyebilirdi, birini eksiltebilirdi dosyadan. İyi ki ben bunları saklamışım. Yapardı yani. Öfkemi tarif edemem Sayın Hâkim. 55 yaşındaki öfkemi değil; 18-19 yaşındaki öfkemi tarif edemem. 19 yaşındaki öfke daha büyüktür biliyor musunuz? Gençlerden bahsedeceğim size, gençlerin öfkesinden. Üniversite, neyi gerekli görmüşse hepsini yerine getirmişim. Sınavına da girmişim. Üniversite, oldu bittiyle de bir karar vermemiş. Oldu bitti yok. Bu kadar detay var. Ne diyorum? Günlerce 8 vasıta, 11 vasıta değiştirdiğim oluyordu sadece gitmek için Bağlarbaşı’ndan Avcılar’a. Dil yeterliliğini de ölçtü. Ve yanıltıcı bir şey olsaydı, eksik bir durum olsaydı, benim üniversite böyle bir sınava davet eder miydi? Akademik yeterliliğimi test etme ihtiyacı duyar mıydı? İngilizce bölümünü alıyor bir de beni. Dersler İngilizce görülüyor. Bu sınav da daha önce anlattığım tüm aşamalar gibi, üniversitenin kendi iradesiyle yürüttüğü resmi bir işlemdir. Az önce bahsettiğim kıymetli hocaların altında imzaları var. Allah rahmet eylesin, bir hocamızı kaybettik.

Dolayısıyla tablo artık bütünüyle ortadadır. Yıllar sonra, usulsüzlük iddiasıyla karşı karşıya bırakılması, hukukun değil hukuk güvenliğinin tartışma konusu haline getirildiğini göstermektedir. Bütün bu anlatımlardan ötesinde, dosyanın en somut gerçeğini göstermek istiyorum. O da ne biliyor musunuz? Anamın ak sütü kadar helal diplomamdır. Bu benim diplomam. Üniversite geri alacak, Hadi oradan. Hadi oradan.Benim bu diplomamı geri alacakmış! 18 yaşındaki Ekrem’in öfkesidir Sayın Hâkim. Bu diploma, İstanbul Üniversitesi’nin inceleyerek, araştırarak, ölçerek ve kabul ederek kendi iradesiyle verdiği, resmi bir devlet belgesidir. Devlet. Yıllarca geçerli saymıştır. Yıllarca devletin tüm kurullarında kabul etmiştir. Bugün de üzerinde yazan tarihi, imzası, mühür neyse odur. Tüm bu süreçlerden geçmiş bir belgeyi, yok saymam isteniyor. Ben, cumhurbaşkanı adayı olduğumu ilan ettikten sonra, 35 yıldır geçerli olan diplomam iptal edilmiştir. Bu bir varsayım değildir, bu bir yorum değildir; bu takvimle sabit bir olgudur. 35 yıl boyunca susan idare, neden tam da bu açıklamamdan sonra harekete geçiyor?Açıklamadan sonra... Üstelik nasıl? Mesai bitimine bir dakika kala. Ramazan ayında, iftarın hemen öncesinde. Utanmazlar. Ahlak dışı hareket eden zavallılar. 2019 yılında Ramazan’a bir saat kala, seçimin iptal edilmesi neyse, bu da aynı. Onun için millet, 13 bin oydan 806 bin oyluk tokadı attı. Ya da bugün milyonlarca oyluk tokadı atar. Bu hukuksuzluğa kimse izin vermez. Onun için ben millet adına savunma yapıyorum. İftara dakikalar kala, mesai bitimine bir dakika kala... Alelacele. Çünkü niye? Bir gün sonra utanç verici bir operasyon yapılacak, şafak baskınında Ekrem İmamoğlu evinden alınacak, arkadaşlarıyla birlikte...

Bütün anlatılanların ardından, dosyada yer alan bir başka duruma da değinmek zorundayım.Sayın Hâkim, kıymetli üyeler; bunu ispat aracı olarak sunmuyorum. Çünkü, zaten dosya belgelerle dolu, ispat edilecek hiçbir şey yok. Sadece tartışmanın nasıl tek taraflı yürütüldüğünün ve YÖK’ün utanması gerektiğinin altını çizmek için bunu sunuyorum.Birilerinin üniversiteden öğrenci arkadaşım yok ama benim yüzlerce var. Futbol stadını doldurur benim üniversite arkadaşlarım. Ben yüzlerce üniversite arkadaşım var. Kaan da benim arkadaşım, benim üniversite arkadaşım Kıbrıs’tan. Akredite olduğu üniversite bize diploma veriyordu. O zamanki üniversitenin, UCNC’nin pozisyonunu buydu. Yani Washington'da olan bir üniversite. Biz de onun kampüsünde okuyoruz. Şablonu budur.

1986-1991 yıllarında bu arkadaşım, orada üniversite öğretimi görmüş. Ve bu arkadaşım,Kuzey Kıbrıs’ta aynı akademik yapı içinde okumuş. Geçiş yapmamış, orada bitirmiş okulunu. Hatta sonrasında kendisine Girne Amerikan Üniversitesi diye de ek bir diploma düzenlemiş okul. Çünkü okulun sonradan ismi değişti. Çok önemi yok. Ama esas diploma bu. Eğitimsüreci ve akademik yapı aynı. Arkadaşımızın diploması hiçbir zaman iptal edilmedi. Aksine; tanıma denklik, deniyor ya... 1995 yılında bu arkadaşım YÖK’e başvurmuş ve YÖK tarafından kendisine açıkça belge verilmiştir. “95 yıllı diplomanız geçerlidir” diye belge verilmiş. 1986-1991 yılında, benim geldiğim okulda okunmuş bir öğrenci arkadaşım. Bunun başkaları da var ama bunu örnek olarak veriyorum.

Yani devlet aynı dönemde, aynı eğitim süreci, bir mezun için geçerli olan bir diplomadan bahsediyor. Eğer mesele gerçekten dönemse, eğer mesele gerçekten üniversiteyse, eğer mesele gerçekten hukuki statüyse; aynı dönemde, aynı yapı içinde okumuş bir mezun için de geçerlidir denilirken, diğerinin diplomasının yıllar sonra iptal edilmesini nasıl açıklayacaklar? YÖK vermiş. Diğerini İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi kabul etmiş. Bunu da YÖK vermiş. İşte bu sorunun muhatabı ben değilim. Bu sorunun muhatabı idaredir; ben değilim. Sayın Başkan, şimdi bu dosyanın niyetinin nerede açığa çıktığını görmek istiyorsak varsayımlara, yorumlara, kanaatlere bakmamıza gerek yok; belgeye bakmamız yeterli. Yani açıkçası dananın kuyruğu ya da ahtapotun kolları ya da zurnanın zırt dediği yer; adı her neyse, meselenin özü şimdi burada. Yani savcılık, İstanbul Üniversitesi’ne yazdığı yazıda. 24 Şubat 2025 tarihinde, İstanbul Üniversitesi’ne bir resmi yazı yolluyor. Tehdit ediyor İstanbul Üniversitesi’ni. Resmen tehdit ediyor. Ve bu yazıda aynen şunu söylüyor: "Bahse konu diplomanın kullanılmaya -parantez içinde- (Yüksek Seçim Kurulu ve bunun gibi) -parantezi kapat- devam edildiği, bu kapsamda diplomanın dayanak göstererek, kurulacak iş ve işlemlerin hukuka aykırı olmaması adına gerekli işlemlerin bir an önce yapılması...” YSK’da üniversite diploması niye lazım? Cumhurbaşkanı adayı olmak için lazım. Seçim mi var o tarihte? Yok. Nedir bu telaş? Bu talimatla kendini böyle açığa vermenin başka bir üslubu var mıdır yahu? Zavallılar. Gerçekten zavallılar.

Bu cümleleri tek tek okuyalım, yavaş yavaş okuyalım: "Bahse konu diplomanın kullanılmaya devam edildiği..." deniliyor. Nerede? Parantez açılıyor: (Yüksek Seçim Kurulu) deniyor, parantez kapanıyor. Yani açıkça şunu söylüyorlar: "Bu kişi, bu diplomasıyla her an cumhurbaşkanı adayı olabilir. O halde acele edin." Çünkü mevzuat açıktır. Anayasa'nın 101. maddesi der ki; “Cumhurbaşkanı adayı yüksek öğrenim yapmış olmalıdır.” 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçim Kanunu’nun 6. maddesi de aynısını söyler. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bir üniversite diplomasının siyasi olarak vazgeçilmez ve belirleyici olduğu tek yargı vardır: Cumhurbaşkanı adaylığı. Tek yeri vardır: Cumhurbaşkanı adayı. Sadece ve sadece Cumhurbaşkanı adaylığında… O yüzden bu yazıda "kullanılmaya devam edilen diploma" denirken, parantez içinde özellikle (YSK) yazılıyor. Bu hukuki refleks değildir. Bu bir denetim de değildir. Bu, ağır bir siyasi talimatın, siyasi alarm durumudur. Kanunla, kaideyle ilgisi yoktur. Siyasi talimatın, bildiğiniz kulluk etmenin, yerlerde sürünerek o işin peşinde gitmenin acizliğidir, zavallılığıdır. Utanç verici bir durumdur. "Acele edin" diyor, "Hemen işlem yapın" diyor. "Her an kullanılabilir." Ayıp yahu! Ayıp. Utanç verici yani! Cesaretin mi yok? Cesaretin mi yok mücadele etmeye, yarışmaya? Buna nasıl ihtiyaç duyuyor? Bu hukuk değildir, bu hukuku araçsallaştırmanın zirvesidir. Hukukun araçsallaştırılmasının zirvesidir. Bir savcı, bir üniversiteye yazı yazarak, "Bu kişi aday olabilir, diplomasını iptal edin" diyor… Böyle bir şey olabilir mi yahu? Bu, siyaseten, yargı eliyle, koca İstanbul Üniversitesi’ni tehdit etmektir.

Bu yazıyı yazan anlayış, bir de bunu hukuk adına yaptığını söylüyor. Ben nasıl bir korku meselesi olabilirim yani? Ben korkulacak adam mıyım? Silah değilim, tehdit değilim. Sadece milletin önüne çıkıp, milletten onay almaya gayret eden bir siyasetçiyim.İstanbul’da milyonların oyunu almış, İstanbul’u yöneten Büyükşehir Belediye Başkanı'yım. Milletin önüne çıkabilecek bir ihtimali, hukuk yolunda, doğmadan boğma girişimidir. Daha yeni, eski Meclis başkanının ifade ettiği gibi; yani erken öten horozun başını kesme anlayışı! Böyle bir anlayış olabilir mi yahu? Neyin erkeni, neyin geçi? Bir vatandaşın, bir kurumun nasıl hareket edeceğine birisi mi, bir kişi mi karar verecek?Bir Cumhurbaşkanı adayını hukuken devre dışı bırakma girişimidir. Tarih bunu yazacaktır. Onun için ben bu kürsüde diplomanın değil devletin, devlet ve vatandaş arasındaki güvenin savunmasını yapıyorum. Ben, bu ülkenin evladıyım. Emeğimi, hayatımı bu devletin koyduğu kurallara ve verdiği belgelere güvenerek kurdum. Ve "geçerli" denilen diplomayla çalıştım, görev yaptım ve etmeye de devam ediyorum. Bunu kimse engelleyemeyecek.

Devlet bana 35 yıl sonra dönüyor, diyor ki: "Benim verdiğim belge geçersiz." Bu cümle yalnızca bana söylenmiyor; bu cümle hukuk devletine söyleniyor. Hukuk devletini yerle bir ediyor. Bu cümle, kazanılmış bütün haklara söyleniyor. Sizin, burada bulunan herkese, bulunmayanların tapusuna diplomasına, belgesine, savcılık belgesine, hakimlik belgesine; her şeyine, parasına, puluna, bankadaki hesabına, onuruna, haysiyetine söyleniyor. Bu cümle, bu ülkenin işçisine, emekçisine, teyzesine, amcasına; herkese söyleniyor. Bana mı söyleniyor zannediyorsunuz? Hayır. Çünkü o masanın arkasında, devlet oturuyor. “Kararı ben vermedim,idare verdi!” Ben yalnızca o kararın muhatabıydım. Bugün idare, kendi imzasını inkâr ediyor. Kendi kararının bedelini bana ödetmek istiyor. Eğer bu mümkünse, bu ülkede hangi vatandaş neye güvenecek? Hangi kurumuna güvenecek? Hangi genç diplomasıyla geleceğini kurabilecek? Ya da hangi anne-baba "Evladım oku, hakkın korunur" diyebilecek? Bu dava, kişisel bir dava değildir. Bu dava ilke davasıdır. Bu davada vereceğiniz karar,yalnızca benimle ilgili olmayacak. Bu karar, hukukun kime göre değil, neye göre işlediğinin belgesi olacaktır. Onun için tarihi sorumluluğunuz ağırdır.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler; Silivri’de görülen ilk idare davasını yaşıyoruz. Bu da bana nasip oldu. Yani ne yazık ki bu tarz ilkleri yaşıyoruz... Yüce Türk yargısının bu tarz ilkleri bu ülkeye yaşatması, çok gariptir, çok üzücüdür. Avrupa'nın en büyük duruşma salonunu yapmakla övünen zavallılara üzülüyorum. Üzülerek takip ediyorum onları. Zavallılar onlar. Ama tesadüf denilen şeyin de bir sınırı vardır. Takvim ortadadır, kararın alındığı tarihler ortadadır. Savcılığın üniversiteye yazdığı yazı ortadadır. Yüksek Seçim Kurulu’nda kullanılabileceğinin vurgulanması ortadadır. Yani bu işin neden yapıldığıortadadır. Bir davanın siyasi saik ile yürütüldüğünün ispatı açısından daha nedenilebilir? Her şey var, her şey ortada. Savcılık, yazılarında niyeti yani açık yazmamıştır ama açıkça yazmıştır. Bir utanç belgesidir. Yüce Türk yargısı adına bir utanç belgesidir. Yüce Türk yargısı adına bu utanç durumunu bir an önce kapatılması şarttır. Tabii yani artık şunumu yapalım: Duruşma salonuna sandık mı kuralım? Üzerine de "Cumhurbaşkanlığı Seçimi" mi yazalım? Ben, yargıdan hiç kaçmadım. Bugün de kaçmıyorum. Yarınlarda da hesap vereceğiz. Sorun yok. Ama usulsüz uygulamalara karşı da yargılamaya devam edeceğim. Kim o işlemleri yapıyorsa, kim eğip büküyorsa bu yargıyı ve ülkenin kurumlarını; her biriyle mücadeleme sonsuz devam edeceğim. Çünkü bunu yapmazsak bu ülkede hepimiz savunmasız kalırız. Onun için vicdanımla buradayım. Şimdilik söyleyeceğim bu kadar. Teşekkür ederim.”

EKREM İMAMOĞLU’NUN AVUKAT BEYANLARI SONRASI KONUŞMASI

Bu iki savunmaya ben şöyle derim: Eeeee! Çok ayıp, çok ayıp, çok üzüntü verici. Çünkü niye biliyor musunuz? Bu dosyada Ekrem İmamoğlu'yla ilgili size sunulan tek bir kelimeyle yok. Ne var? İlk üçe girememiş; onu yeni icat ettiler! Dedim ya; şu evrakın kıyısı yırtık olsaydı,onun bile üstünde tepinirlerdi. Böyle bir psikoloji var. (Hâkim: Bize doğru anlatın.) Ben idareye doğru anlatabilirim Sayın Hâkim. (Hâkim: Ama burada muhatap biziz.) İdareye karşı anlatabilirim; yapmayın. Yani idareye karşı anlatabilirim, olur mu öyle şey? (Hâkim: Ama onlar karar vermeyecek.) Olabilir efendim, zaten size doğru anlatıyorum. İdareye karşı da anlatabilirim yani. Bu, usule aykırı bir şey mi yani? Soruyorum. (Hâkim: Peki, beyanlarınıza devam edin.) Tamam. Teşekkürler. Gerçekten ‘eeee’ denir buna. Çünkü benimle ilgili tek bir kelime yok. Hicap verici, utanç verici. Çok ayıp. Yani burada İstanbul Üniversitesi'nin 1988-89-90-91 yılında eğitim görevlileri ya da Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) ilgilileri ve onların avukatları var da ben mi görmüyorum? Ben mi görmüyorum yani. Kim yargılanıyor burada? Ya da kim? Yani hangi konu konuşuluyor? Hangi konu üzerinden mütalaa ediliyor acaba? Olumsuz örneklerin tamamı, benim yatay geçimden sonrayla alakalı. Utanç verici. Utanç verici. İstanbul Üniversitesi adına utanç verici. Utanç verici işlemlere devam ediyorlar.

Kötü niyetli, gerçekten kötü niyetli bir süreci yaşayan bir insan olarak ve buna alet olan herkesi tekrar kınıyorum. Ve gerçekten, hani ‘adalet mülkün temelidir’ diyen bir anlayışın önündeyiz. Kelime kurmakta zorlanıyorum yani. Utanç verici. 17-18-19 yaşındaki insanların, yüzlerce insanın, bir ilanla koşarak verdiği bir başvuru üzerinden, geriye dönerek; şöyleymiş, böyleymiş, öyleymiş, böyleymiş falan… İçinde somut tek bir delil yok. Hepsi uydurma, hikâye gibi. Ben size somut belgeler sunuyorum. (Elindeki belgeleri göstererek) Şunlarla ilgili tek bir cümle kurulmadı. Ekrem İmamoğlu'nun sunduğu konularla ilgili tek bir cümle kurulmadı. Adalet, mülkün temelidir yahu. Yani gerçekten devlet gücünün tek meşru kaynağıdır adalet. 35 yıl… Bilirkişi var aramızda biliyor musunuz mezun olanlarda? Ne olacak o mahkemelerdeki verdiği kararlar? Yüzlerce, binlerce… Ne olacak? Ya da dekanlık yapmış, hocalık yapmış hocamızın geçirip, mezun ettiği öğrenciler ne olacak? Vatandaş olarak konuşuyorum. Yani bu konuda gerçekten utanç verici bir durumla karşı karşıyayız. Dediğim gibi; vasıtası olan herkesi kınıyorum. Yazıktır, günahtır. Mesleğinize yazıktır. Ülkemize, İstanbul Üniversitesi’ne yazıktır.

Yani bugün umut arıyoruz, refah arıyoruz, adalet arıyoruz, bereket arıyoruz, iş-güç arıyoruz ve bunun tek dayanağı adalettir. Ülke böyle kalkınır, başka türlü kalkınmaz. Bakın; hukuk devleti kavramı, en önemli dayanak. Hani kime sorsanız, ‘Bütün sorunların çözümünün kaynağı nedir?’: Hukuk devleti. Şu anda okusam şu anda, işte hukuk fakültesi… Ders dinlesem, bir ders anlatır gibi… Mesnetsiz, konuyla bağı olmayan, bilgisi olmayan teorileri sıraladılar üniversite adına. Üzüntü verici. ‘Hukuk beni korur’ kavramı önemli. Ve gerçekten güven duygusu olduğunda, insanlar huzurlu olur. Sayın Başkan, Sayın Heyet; yüzde 80’i bu ülkenin adalete güvenmiyor. Sırtınızdaki yük ağırdır. Devlet ve millet arasında bir köprüdür adalet ve hukuk devleti; tekrar ifade ediyorum. Tekrar ifade ediyorum; Ekrem İmamoğlu, 19yaşında bir ‘subjektif iyi niyet, objektif iyi niyet...’ İyi niyet bağlamı kuruluyor. Neyle? Fakültenin yaptığı işlemler üzerinden benimle iyi niyet bağlamı kurulmuyor. Yani utanç verici yahu. Utanç verici. 17-18 yaşındaki bir genç için ‘iyi niyet bağlamı’ kuruluyor. Utanç verici. Yazık. Çok yazık.

Ve İstanbul Üniversitesi'nde eğitim alıyorum. Emekle eğitim alıyorum. Sadece ben değil, birçok arkadaşım. Derslere, sınavlara giriyorum. Ve mezun oluyorum. Tekrar ifade edeyim; 19 yaşındaki Ekrem İmamoğlu’nun herhangi bir yanlış hareketi tespit edilmiş midir? Hayır. Bakın burada da ispatlandı. Hayır. Bu yolsuzluk düzenini kuran şebekenin hakkımda açmış olduğu bir de benim sahtecilik davam da yürüyor. Onun da dayanağı İstanbul Üniversitesi'nin söylemleri ve belgeleri. Bu 90 yılında gerçekleşen bu yatay geçiş, o dönemin mevzuatına uygun mudur? Evet uygundur. İstanbul Üniversitesi’nin bilgi notu var. 90 yılında yatay geçişi yapılan, üniversite gibi somut bir tanıma, ‘denklik yok onayı’ ya da YÖK’ün bir tanınan üniversiteler listesi var mıdır? Hayır. Öncesindeki üç tane olumlu, bireysel, üniversite odaklı soru-cevabın olumlu cevaplarını örnek verebiliyorlar. Ve niyet okuyorlar. 90 yıl öncesine ait, YÖK'ün Southeastern Üniversitesi Washington DC ya da UCNC’nintanımadığına dair bir karar ya da yazı var mı? Hayır. 90 öncesinde UCNC’den yatay geçiş yapan çok sayıda öğrenci var mıdır? Evet. 90 öncesinde eğitime başlayıp, sonradan YÖK'ten denklik almış öğrenciler var mıdır? Evet. Bir tanesini gösterdim. Evet. Hani YÖK’ü kaynak yapıyorlar, YÖK’ün evrakı var burada; onaylamış. 90 ve öncesinde UCNC’de alınan eğitimin YÖK tarafından tanındığını gösterir mi? Evet. Bu şebeke gider, onu da iptal etmeye uğraşır şimdi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde, Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş. Geçerli ve yasal bir üniversite midir? Evet.

İptalden bir gün önce, apar topar, jandarmayla evinden alınan 70 küsur yaşındaki ÖzalpTozan denen şahsın hangi psikolojiyle, hangi baskı altında, nasıl bir ifade verdiği… Ki orada da işi afiliye edip, kampüs olarak Southeastern Univercity’e bağlıyor. Onu bile yanlış yorumladılar. Yine bu kürsüden. Yine hukukçu mesleği adı altında. Yanlış yorumladılar ve kınıyorum. Ayıptır. Niye alındı 18’inden bir gün önce mesela? Niye? 20 gün beklenmez miydi? İlan yapılmaz mı? Ne vardı? Niyet mi okuyorsunuz? Alın size; bariz, somut niyet? Böyle 35 sene önce, 18 yaşındaki çocuğun niyetini okuyorsunuz ve niyet üzerinden yorum yapıyorsunuz. Ayıptır. Utanç vericidir ülkem adına ve İstanbul Üniversitesi kurumu adına. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti… Dalga geçiyorsunuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'yle. ‘Şirket üniversiteleri, bilmem neler’ falan… Dalga geçiyorsunuz. Nedir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti? Bizim göz bebeğimiz, ‘Yavru Vatan’ diye tariflediğimiz bir Türk devleti ve Türkiye tarafından tanınan, kıymetli bir devlet midir? Evet. Ben oraya öğrenci belgesiyle gittim. Yani Türkiye, bana öğrenci vizesi verdi. İki sene kaldığım için, dönüşte, o vizeyle, yani o iki yıllık öğrenci belgemle, üniversite okumuş belgemle, gümrüksüz mal alma hakkı belgesi verdi bana Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Bu şebeke, bu çete, elinde olsa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni, Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olmasın diye tanımıyoruz kararı çıkartacak Meclis’te!

19 yaşında bir genç, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hiçbir yanlış yapmadan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin köklü bir kamu kurumu İstanbul Üniversitesi'nin gazete ilanına başvuruyor. Belgelerini eksiksiz, doğru bir şekilde sunuyor. Kabul ediliyor. Dört yıl boyunca çalışıyor, emek veriyor, ter döküyor. 31 yıl sonra, hiçbir kusur olmamasına rağmen, bu emekler keyfi biçimde yok sayılmaya çalışılıyor. Bunu, 86 milyon vatandaşımızın hiçbirisine izah edemezsiniz. Evinizdeki çoluğunuza, çocuğunuza, eşinize izah edemezsiniz. İşte bu yüzden bu dava, bir kişinin diploma davası değildir, olmayacaktır. Bu dava, Türkiye'de hala hukuk devleti var mı, yok mu? Bu sorunun cevabını arayan bir davadır. Hukuk devleti var mı, yok mu? Yok olduğunu ispat etmeye çalışan o bir avuç zavallıya, muhterise verdiğim mücadelenin bugün şiddeti daha da büyümüştür. Ve şunu açıkça ifade ediyorum: Bu dava, 19 yaşındaki. Ekrem İmamoğlu'nun yalnızca yargılandığı dava değildir. Bu dava, ‘Türkiye hukuk devleti ayakta mı?’ sorusunun yargılandığı davadır. Ve absürtlüğüyle tarihe geçecektir. Aynen o ‘sahtecilik’ davası gibi, aynen ‘casusluk’ davası gibi, aynen ‘İBB’ davası gibi tarihe geçecektir. Vereceğiniz karar, Sayın Başkan ve Sayın Heyet, tarihe geçecektir. Vereceğiniz karar ne olursa olsun, tarihe geçecektir.

İstanbul Üniversitesi… İstanbul Üniversitesi, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in kurduğuSahn-ı Seman medreselerine dayanır geçmişi. 1453… Dünyanın en eski eğitim kurumlarından biridir. Modern anlamda üniversite kimliğine ise 1933 reformuyla kavuşmuş İstanbul Üniversitesi. İstanbul Üniversitesi, kamu kurumudur. İdarenin bütünlüğü ilkesi, devletin ayrılmaz bir parçasıdır. İstanbul Üniversitesi nedir biliyor musun? Devlettir, devlet. İnsanını mağdur edemez; devlettir. Ve devlet olmak, yalnızca yetki kullanmak değildir. Sorumluluk taşımaktır. Millet, devletin yaptığı işlere güvenebilmelidir. 19 yaşındaki bir öğrenci, bir kamu kurumu olan İstanbul Üniversitesi'nin yatay geçiş başvurusunu kabul ettiğini gördüğünde, kayıt olup 4 yıl boyunca emek verdiğinde, tüm sınavlarını geçtiğinde, mezun olduğunda,İstanbul Üniversitesi'nin verdiği diplomaya güvenmek zorundadır. Güvenebilmelidir. 35 yıl sonra... Aksi nedir biliyor musunuz? Aksi, devletin vatandaşa kumpas kurmasıdır. Devletin vatandaşa bir uzak durmasıdır. Devletin vatandaşı rehin almasıdır. Devletin vatandaşı bütün edinimlerini yok etmesidir biliyor musunuz? Aksi, devletin kendi hatasının, varsa bedelini vatandaşa ödetmesi demektir.

Biz sadece az önce burada kurumun hatalarıyla ilgili iddiaları dinledik. Ekrem İmamoğlu tek bir kelimede yok. Dedim ya; kağıdımın birinin parçası yırtık olsa onun üzerinde tepinirler bunlar! Üzüntü verici. Ben başka şeyler duymayı isterdim idareden, her şeye rağmen. Aksi; vatandaş her adımda, ‘Acaba devletin bu işlemi yarın geçersiz sayılır mı’ diye yaşaması demektir. Böyle bir yerde güven olur mu? Böyle bir yerde huzur olur mu? Böyle bir yerde devlet, millet bağı ayakta kalır mı? Böyle bir yerde ekmek olur mu? Bereket olur mu? Emeklinin geçimi olur mu? Çocuğun geleceği olur mu? Genç de umut bulabilir misiniz? Böyle bir şey olur mu yahu? Devlet, vatandaşını tuzağa düşüren değil, vatandaşını korumak zorundadır yahu. Vatandaşını koruyan… Devlet merhamettir. Devlet şefkattir. Devlet adalettir. İşte onun için buradayım. İşte bu dava, yalnızca idari işler davası değildir Sayın Hâkim, Sayın Başkan. Bu dava, önemli bir davadır. Tarihi bir davadır. Siz de tarihi bir sorumluluk üstlenmiş durumdasınız. Milletin devlete olan güveni, işte tam da burada sınanmaktadır şu anda. Bir hukuk devletinin en temel dayanaklarından biri, ‘hukuki güvenlik’ ilkesidir. Bu ilkenin doğal sonucu da ‘kazanılmış hak’ kavramıdır. Devlet, bir işlem tesis edip, size bir hak tanıdığında, bu hak yalnızca sizin hakkınız olmaz. O artık başka bir boyuta evrilir. ‘Kamu düzeni açısından, toplum açısından, diğer bireyler açısından bu hak keyfi biçimde geri alınamaz’ güvencesini ifade eder. Ayrıca benim mücadelem, bir kişinin isteğiyle, hukuka aykırı biçimde diplomamı iptal ederek, devlet kurumlarını araçsallaştıran ve onlara ihanet eden girişimlere karşı verilen büyük bir mücadeledir.

Şimdi buradan çok insani bir soru sormak istiyorum: 19 yaşındaki Ekrem, 31 yıl sonra,hiçbir kusuru olmamasına rağmen, diplomasının iptal edileceğini bilseydi ne yapardı?Muhtemelen eğitimine UCNC’de kesintisiz şekilde devam ederdi. Çünkü, o dönemde bilinen gerçekler şunlar: Girne Amerikan Üniversitesi mezunlarına, doğrudan SoutheasternÜniversitesi diploması veriliyor. Bu üniversitenin döneminde de YÖK’te denkliği var, nokta. Denklik almış arkadaşlarım var burada. Burada, canlı. Belgesini sunduğum değil, bu başka.Denkliğini almış. YÖK’ün, mezun olacağım dönemde adı Southeastern Üniversitesi Washington DC olan UCNC mezunlarına denklik tanıdığı da sabittir. Somut örnekleri anlattım, sundum. Ve ben, o zaman mezun olsaydım, bugün denkliği alınmış diplomaya sahip olacaktım; nokta. Böyle bir şey olur mu yahu? Devlet kumpas kurar mı? Tuzak kurar mı? Dediğim gibi; benimle yaşıt arkadaşlarım diplomalarını alıp, hayatlarını kurdular. Hiçbirinin diploması hakkında dava açılmadı. (Arkadaşlarına dönerek) Sizide ihbar etmiş oluyorum bu arada. Yani sizi de ihbar etmiş oluyorum bu arada. UCNC’den yatay geçiş yapıp, daha zor yolu seçip, Türkiye'nin en köklü üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversitesi'nde dört yıl emek veren, derslerini geçen, sınavlarını geçen bir kişinin diploması iptal ediliyor. Bir hukuk devletinde böyle bir haksızlık olur mu? Kim anlatırsınız bunu? Onun için diplomamın iptal edilmesini kabul etmek, devletin millete kumpas kurabileceğini kabul etmek demektir; nokta. Eğer İstanbul Üniversitesi, yatay geçişimi baştan kabul etmeseydi, olay başka bir yere evrilirdi. 35 sene önceden bahsediyoruz. Yani koskoca devlet, 19 yaşındaki bir genci, doğru olanı yaptığı için mi tuzağa düşürmüştür? Doğru olanı yaptığım için mi tuzağa düşürüldüm ben?

Devletin görevi, yıllar sonra hukuku zorlayan bir iktidarın, 19 yaşındaki bir öğrenciye kurulanbu akıl almaz kumpasına orta olmak değildir. Bağımsız yargı yoluyla bu girişimi durdurmak ve hukuku korumaktır devletin görevi. Sorumluluğunuz ağırdır, büyüktür. Alacağınız her karar, sizinle gelecektir. İşte benim itirazım tam olarak budur. İyi niyetli ve basiretli bir yönetim uygulamasında, rektörün, en köklü hukuk fakültesine sahip olan İstanbul Üniversitesi'nin de idari hukuka ilişkin böylesi bir hayati meselede, inceleme komisyonunu en yetkin hukukçularından oluşturma imkânı yok muydu? Vardı. Yaptı mı? Yapmadı. Yapmadı. Amaç neydi? Çünkü, duvara toslayacağını biliyorduk. Yazık. Bu, açık bir şekilde idare hukuku ve eğitim mevzuatı konusu. Ama kimler var? Tıbbi onkoloji uzmanı, ekonomist, tiyatro eğitmeni var! Söylemek zorundayım yani. Bu tablonun akılla, bilimle ne alakası var? Siyasi hasımlı olan kişinin de içinde olduğunu net biliyorum. Siyasi hasımlı olan kişilerin de içinde net olduğunu biliyorum. Kendi beyanları ve kendi geçmişleriyle.

İncelenen mesele ne Allah aşkına yahu? ‘90 yılındaki idari işlerin hukuka uygunluğu!’ Bu,hangi disiplinin konusu? Hukukun. Onlar olmalıydı. Hukukçular olmalıydı orada. Onun için ben; özen, dürüstlük ve iyi niyet… İyi niyet sorgulandı ya burada 30 dakika. Ben sorgulamıyorum bile. Ayan beyan ortada. Çok net. Onun için yani bu toplumun yüzde 80’inin Sayın Başkan, kıymetli Heyet, yüzde 80’inin adalete olan inanmama psikolojisini aşamasanız,yazık olur bu ülkeye. Buradan mı başlar? Evet, buradan başlar. Tabii ki diğer davalardan, Türkiye'nin her yerindeki uygulamalarla devam eder. Yazık olur bu ülkeye, yazık. Kimse çoluğunun çocuğunun yüzüne bakamaz. Yani ‘diploma davası’ ile toplumda özellikle çocukların ve gençlerin kulaklarında nasıl bir iz bıraktığını ben duyuyorum, dinliyorum. Yani üniversiteye hazırlanan bir genç, bunu şu anda söylüyor. ‘Güvenmiyorum’ diyor. ‘Devletime, kurumlarına güvenmiyorum’ diyor. Yani bir kişinin zoruna gidiyorsa, bir kişinin çıkarlarına tersse, istediği her şeyi iptal eder anlayışı, bu ülkede hakim oluyor. Yazıktır. Böyle bir şey olabilir mi yahu? Kimiz biz? Faniyiz. Gelir geçeriz yani. Babadan oğula bir iş yok bu ülkede. Millet karar veriyor her şeye. Bugünler de çok hızlı geçecek, onu söyleyeyim. Bize bunları yapanlar, gençliğe karşı büyük ihanet içindeler.

Benim o dönemdeki geçişimi sorguluyorlar. Vakıftı, özeldi, oydu, buydu, şuydu, falandı. Bugün memlekette eğitim bitti yahu! Eğitimi bitirdiler. Üniversiteler, işsizliği geciktirme merkezlerine dönmüş. Onun için temenni ediyorum ki; sırf cumhurbaşkanı adayı olduğum için, koltuklarını kaybetmekten korktukları için düzenledikleri bu diploma kumpasıçökecek. Temenni ediyorum. Er ya da geç çökecek. Ama temenni ediyorum ki, hızla bu süreçten itibaren çöksün, gündemden kalksın. Şerefli Türk yargısı, bu zorlu sınavdan hakkı, hukuku koruyarak çıkacaktır. Yargının namusunu koruyarak çıkacaktır. Bugün 10 yaşındaki çocuğa sorsanız, ‘Ekrem İmamoğlu'nun 31 yıllık diploması neden iptal edildi’ deseniz, ‘Gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanacağı için’ der. 10 yaşında çocuk bu cevabı verir size yahu. Gidin, sokakta binlerce insana sorun. Bir hanımefendi benim önümü kesti, bu operasyon yapılmadan 2-3 hafta önce Çekmeköy'de. ‘Ne feryat ediyorsun? Diplomam iptal edilecek diye yaygara yapıyorsun’ dedi. Mevcut iktidar partisinin üyesi olduğunu da söyleyerek, partinin üst düzeyinde bir görev aldığını söyleyerek… ‘Kimde senin diplomanı iptal edemez. Başka işlerle uğraş’ dedi. ‘Tamam’ dedim, ‘Ederlerse seni yanımda bekliyorum hanımefendi, ablacığım’ dedim. Ama dediği olmadı. İptal edildi. Bana bunu, net,pazarda bir hanımefendi söyledi.

(Hâkim: İzleyicilere değil, bize karşı lütfen.) Hâkim Bey, 10 saniye dönüyorum yani, kusura bakmayın. İzleyiciler değil, bunlar benim dostlarım. Burada benim avukatlarım var. Yani yapmayın. Bir yere döndüğümüz yok yani. Yönümüz aynı. Dosdoğru. Hiç merak etmeyin. 86milyon vatandaşımıza sorsanız, inanın aynı cevabı alırsınız. Gençlere sorsanız, aynı cevabı alırsınız. Hukukçulara, akademisyenlere, iş insanına, esnafa, şurada gariban, su satan birine sorsanız, aynı cevabı alırsınız. Akşam başınızı yastığa koyduğunuzda, vicdanınızasorsanız, siz de aynı cevabı verirsiniz. Çok net. Niyet mi okuyorum? Evet okuyorum.Onun için diplomam, siyasi saikle iptal edilmiştir. Üstelik bu niyet, gizlenme gereği bile duyulmadan yapılmıştır. Az önce gösterdiğim dilekçe… ‘Acele etmelisin, yoksa İmamoğlu bu diplomayı Yüksek Seçim Kurulu'na verecek, aday olacak’ diye. Bu bir utanç belgesidir. Savcılığın, İstanbul Üniversitesi’ne yazdığı şu belge, utanç belgesidir. Tarihe geçmiştir. Zannediyorlar ki iyilik yapıyorlar… Emir aldıkları, yerlerdesürünerek, yerleri öperek önlerine dizildikleri bir süreçte zannediyorlar ki iyilik yaptık!Ne devlete ne o kişiye… Kötülük yapıyorlar. Türkiye'de üniversite diplomasının zorunlu olduğu tek bir makam var, o da cumhurbaşkanlığı makamı Sayın Başkan. Savcılık da bunu gizlememiştir.

Onun için, siz lütfen hukuka uygun karar veriniz. Hukuka, vicdana ve adalet duygusuna uygun bir karar vereceğinize, bu süreci hukuk devleti adına doğru bir noktaya taşıyacağınıza yürekten inanmak istiyorum. Tarihin doğru tarafında duracağınıza dair umudumu ve inancımı buradan açıkça ifade etmek istiyorum. Biliyorum; baskılar olacaktır. Olabilir. Biliyorum; telefonlar açılacaktır, mesajlar gelecektir. Geceleri uykunuz kaçacaktır. Bunların hepsini biliyorum. Ama şunu unutmayın: Bir ömür boyu verdiğiniz bütün emek, bir tek kararla yok olabilir veya sizinle beraber ömür boyu gelebilir. Çünkü çok asil bir görevde bulunuyorsunuz. Bu görevin ve bu koltuğun hakkını vermekle yükümlüsünüz. (Hâkim: Biz, tarafsız ve vicdani kanaatimize göre karar veririz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.) Ben, şüphe olmadığını değil, temennimi,aynen sizin dediğinizi gibi ifade ediyorum zaten. Hayatınız boyunca yalnızca bu kararla hatırlanırsınız. Çocuklarınız, torunlarınız, aileniz ve bu millet, sizi sadece bu kararla hatırlar.Bu dosyadaki kararla, tarihe geçersiniz; iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz. Baskılar ne olursa olsun, sizden tek ricam, az önce ifade ettiğim gibi; hukukun, adaletin, vicdanın ve demokrasinin tarafında kalın. Tarihin doğru tarafında kalın. Tek temennim, tek isteğim odur.Tarih size, büyük bir fırsat veriyor. Cesaretle ve dürüstlükle tarihin doğru tarafında durmak, geleceğinize ve bu millete bırakacağımız en büyük mirastır. Bana göre; bu rezaletin ve bu kötülüğün ulaştığı noktayı, hukukla ve adaletle tarihe gömme fırsatı var elinizde. Bu karar, yalnızca bugünü değil, yarını etkileyecek ve kurtaracaktır.

Onun için bugün tarihi bir gündür ve tarihi anlardan birisidir. Bu fırsat doğru kullanılırsa, hiç kimse bir milletin evlatlarına bu tarz kötülükleri yapmaya, kul hakkı yemeye cesaret edemeyecektir. İşte o zaman bu millet, bu kötülüğe eşlik etmez, bu haksızlığa ortak olmaz. Onun için tarih de susmaz, millet de susmaz. Bazen kinle, nefretle, hasetlikle, kendiçıkarıyla mevzuları gündeme getirerek, onun peşinde koşanlar vardır. Ama bir hatırlatma yapmak isterim. Düşünmüyordum ama bugünün özel ruhuna uygundur. Diyor ki Yüce Kur'an: ‘Siz, ey imana ermiş olanlar; insaf ile hakikate şahitlik yaparak,Allah'a bağlılığınızda sıkı durun. Ve herhangi bir kimseye, insanlara karşı nefretiniz, sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan davranıştır. Ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphe yok ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.’ Maide Suresi’nde sekizinci ayette bunu okuyabilirsiniz. Hem inançlara, inancımıza hem bu toprakların kadim kültürüne, devletimizin asaletine uygun bir karar vermenizi yürekten diliyorum. Dediğim gibi; bana bu kötülüğü yaşatan ve bunun silsileleri olan, bunu savunan herkesi de kendi namıma kınıyorum."

 


YORUMLAR

Yorum Yaz
Bu habere daha önce yorum yapan olmadı.
Şimdi ilk yorumu sen yaz.!
ARŞİV
GAZETE MANŞETLERİ
KARİKATÜR KÖŞESİ
ANKETLER
Seçili anket bulunmamaktadır
Bu ankete toplam kişi katıldı.